Etiket: Allah

  • İslam nasıl bir insan hedefler?

    İslam nasıl bir insan hedefler?

    İslam dini, diğer değiştirilmiş veya insan eli ile oluşturulmuş dinlerden farklı olarak, inanan insanlardan bazı özelliklere sahip olmasını ister. Bu istek aynı zamanda inananlar için zorunlu bir istektir. Çünkü ancak o zaman İslam dininin hedeflediği insan tipi ortaya çıkar. Bu insan tipinde ortaya çıkan özellikler; inanç, ibadet ve ahlak üçlüsü ile gerçekleşir. İnanç ibadetle desteklenmeli, İbadetle desteklenen inanç, insanda ahlaki kurallar ortaya çıkarmalıdır.

    ÖRNEK İNSAN ORTAYA ÇIKAR

    Bu üç husus bir arada bulunduğunda örnek insan ortaya çıkar. Değilse namaz kılan yalancı veya inancı olan ama ibadeti olmayan insan tipi oluşur ki bu tip insan İslam dininin ortaya çıkarmak istediği insan tipi değildir. Bu konu Kur’an’da şöyle ifade edilir: “İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, “İman ettik” demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar? Andolsun ki biz, onlardan öncekileri de sınamıştık. Allah, elbette doğru olanları ortaya çıkaracaktır; kezâ O, yalancıları da mutlaka ortaya çıkaracaktır.” (Ankebut, 2-3)

    PRENSİPLER OLMALI

    Peki, bu sınavı kazanmak için ne yapmalıyız?

    Allah’ın bir ömür sınava tabi tuttuğu biz Müslümanların hayatında oluşturmak zorunda oldukları ve kendine has yaşam felsefesi haline getirdiği bazı prensipleri olmalıdır. Bu prensipleri kısaca şöyle sıralamak mümkündür;

    1. İmanımızı tevhit inancı çerçevesinde tutmalıyız. Bu açıdan gizli ve açık Allah’a ortak koşmaktan, iki yüzlülükten (nifak), inkardan (küfür) uzak kalmalıyız. Hatta hayatımızın hiçbir anında bunlarla hemhal olmamalıyız.

    2. İbadetimizi sadece Allah için yapmalıyız. Bu konuda en çok dikkat etmemiz gereken husus, riyakarlıktır. Yani ibadetimizi yalnız Allah için yapmak gerçeğidir. Başkası görsün diye, bir şeyler elde etmek için yapılan ibadetler İslam dinini açısından ibadet kabul edilmez. Bir de ibadetlerde samimiyet gerekir. Çünkü Allah için yapılan bir fiilin en güzel şekilde yapılması gerekir.

    HER ANIMIZDAN SORUMLUYUZ

    3. Hayatımızın her saniyesinden sorumlu olduğumuzun farkında olarak yaşamalıyız. İslam dini inanan insanların hayatında boşluk bırakmaz. Yani her an kayıt devam eder ve sorumluluk yüklenir. İyi veya kötü hayatı her anı yazıcı melekler tarafından yazılır. Bu Müslümanın her an dikkatli ve doğru yaşaması için bir uyarıdır.

    4. Ahlaki hassasiyetimiz en üst düzeyde olmalıdır. İnanç ve ibadetin insandaki çıktısı güzel ahlak olmalıdır. Yani ahlaki fiillerimiz ibadetlerimizle doğru orantılı olarak güzelleşmelidir. Bu husus Kur’an’da “Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût 29/45) ayeti ile işaret edilir.

    TÖVBE KAPISINA GİDELİM

    5. Günahtan uzak durmaya çalışmalıyız. Ancak bütün dikkatimize rağmen yine de günah işleyebiliriz. Bu durumda hemen tövbe kapısına müracaat etmeliyiz. Kur’an bu durumu “Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Muhakkak Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Maide /39) ayeti ile dile getirir.

    6. Hayatımızı dua ile şekillendirmeliyiz. Bu konu Kur’an’da şöyle vurgulanır. “Kullarım sana, benden soracak olurlarsa, şüphesiz ki ben onlara yakınım. Dua edenin duasına icabet ederim.” (Bakara 2/196).

    7. Bütün bu hususların insan nefsinde zorlanma olmadan, sürekli olarak ve aynı zamanda İslam filozoflarının tabiri ile “su içmek kadar kolay” yapabilir olma halinde gerçekleşmelidir.

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • Manevi hasat vakti

    Manevi hasat vakti

    Rabbimizin rahmet deryasının coştuğu üç aylar olarak isimlendirilen günler, geceler ve kandillere kavuştuk çok şükür. Birbirinden kıymetli geceleri içinde barındıran Recep, Şaban ve Ramazan aylarına Peygamber Efendimiz’in (sav) verdiği kıymeti biliyoruz. Dinimizde ayrı bir değeri olan üç ayların, insani özelliklerin olgunlaşmasında ve iradenin kontrol altına alınmasında rolü büyüktür. Özetle üç aylar ve kandiller, dünyevî meşguliyetlerimizden sıyrılıp, yaratılış gayemizi düşünmemiz; yaratan ve yaratılanlarla olan münasebetlerimizi değerlendirmemiz için son derece kıymetli fırsatlardır. Peki üç ayları nasıl ihya etmeliyiz?

    İYİ BİR MUHASEBE, TEVBE VE İSTİĞFAR

    Cenab-ı Hakk’ın “Düşünmez misiniz?” (Âl-İ İmrân-65) “Umulur ki tefekkür edersiniz” (Bakara-219) âyetleri ve “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz” hadisi muhasebenin önemini ortaya koyar. Eksikleri tespite ve bilinmeyenleri keşfe götüren bu yol, başkasında eksik ve ayıp aramaya fırsat da bırakmaz. Bu nedenle bir saatlik tefekkür nice yılların nafile ibadetine denk kabul edilmiştir. Ardından da “Ey iman edenler! Allah’a samimiyetle tevbe edin!” (Tahrim-8) ayeti hasebince bolca tevbe ve istiğfar edilmelidir. Tevbe için iyi bir hazırlık yapılmalı, güzelce abdest alınmalı, helal lokma yemeye gayret edilmeli, pişmanlık duyup, bir daha günaha düşmemeye karar verilmelidir.

    BOL BOL KUR’AN-I KERİM OKUNMALI

    Hayat rehberimiz Kur’an, insanlar için doğru yolu gösteren bir hidayet rehberidir. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurur: “Kur’an okuyunuz. Çünkü Kur’an, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaatçi olarak gelecektir.” Bu sebeple gündüz ve geceleri bol bol Kur’an-ı Kerim okuyarak, hatim başlayarak geçirmek geleceğimizi ve geçmişlerimizi nurlandırır. Kur’an’ı anlamak için meal ve tefsir okumak da bu günlerde yapılacak en kıymetli çalışmalardan biridir.

    SALÂTÜ-SELÂM VE ZİKİR

    Allah Teâlâ Ahzab Suresi 56. ayette şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selam edin.” Biz de her daim kendisine yapılan selama karşılık veren Peygamber Efendimize olan bağlılığımızı ve O’na olan sevgimizi, bu aylarda ve gecelerde, çokça salât ve selam getirmekle ifade edelim.

    Yine Allah Hicr Suresi 6. ayette, “Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur” buyurur. Kalplerin sukûnete ermesi için dil ve kalp ile zikir halinde olmalıyız.

    NAMAZLARA ÖZEL DİKKAT

    Bu aylarda ve ayların içine gizlenmiş kandil gecelerinde en az bir günlük geçmiş namazlardan kaza edilmeli. Eğer kaza borcu yok ise nafile namaz kılınarak mübarek zamanlar ibadetle ihya edilmeli. Yine bu günlerde vakit namazlarda cemaate devam etmeye dikkat edilmeli.

    ÇOKÇA DUA EDELİM

    “De ki: Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?” (Furkan-77) Bu mübarek geceler, Rabbimize dua ve niyazda bulunma zamanlarıdır. Yine Rabbimizin verdiği nimetlere hamd ve şükür halinde bulunmayı unutmamalıdır. Nitekim hadis-i şerifte duanın kabul olmasının iki şartından birinin hamd diğerinin de salavat olduğu bildirilmiştir.

    SADAKA VE NİFAKI ARTIRALIM

    Allah yolunda infakta bulunup sadaka vermenin kişiyi pek çok tehlike ve belalardan muhafaza edeceği, buna ilaveten sadaka sahibini Allah’ın rızasını kazandıracağı unutulmamalıdır. Bu müstesnâ günler de sadaka vermeye en güzel vesilelerdir. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah yolunda infâk edin! Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Bir de ihsanda bulunun. Zira Allah, muhsinleri (iyilikte bulunan, işini güzel yapan ve ihsan şuuru ile yaşayanları) sever.” (Bakara-195)

    BAĞIŞLANMA UMUDU

    Bunlar haricinde bu güzel günlerde, kabirleri ziyaret edelim, hayır ve hasenatımızı çoğaltma yarışına girelim, çocuklara hediyeler verelim ve onları camiye getirip manevi hazzı onlara yaşatalım, nafile oruçlar tutalım, Peygamberimizin hayatını ve hadislerini okuyalım, yetimlere fakirlere ve kimsesizlere sofralarımızda yer açalım. Bu aylar ve geceler rahmet iklimine açılma zamanlarıdır, arınma mevsimleridir, bağışlanma umudumuzdur. Özetle bu ay ve gecelerde ellerimizi semaya gönlümüzü Mevla’ya açalım inşallah.

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • İnsanı ölümsüz kılan güç: Şehadet

    İnsanı ölümsüz kılan güç: Şehadet

    İslam, vatan, millet ve bayrak gibi kutsal değerlere büyük önem vermiş ve bu değerlerin korunması için de, gerektiği zaman canın feda edilmesini bir vazife olarak insana yüklemiştir. Peygamberlik mertebesinden sonra gelen ilk mertebeye İslam’da şehitlik mertebesi denir. Allah, şehitliğin mükafatını kendisi verir. Şehitler ilahi nimetlerin sonsuzluğuna erişmek için daima diridirler. Ruhları, Allah katında üstün makam ve mevkilere erişirler.

    ŞEHİTLER ÖLÜMSÜZDÜR

    Kur’an-ı Kerim’de şehitlikten bahsedilen ilk ayet Bakara Suresi’nde yer almaktadır. Yüce Allah: “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin, zira onlar diridirler, fakat siz bunun farkında değilsiniz” buyurur. Önemli kelam ve tefsir alimlerinden Fahreddin er-Râzî’nin yaptığı açıklamalara göre Bedir’de şehit olan on dört Müslüman’la ilgili ashap falanca filanca öldü demişlerdi. Kâfirler, müşrikler ve münafıklar da, kendi aralarında, bu insanlar din ve Hz. Muhammed (sav) uğruna karşılıksız yere kendilerini öldürüyorlar, şeklinde konuşmuşlardı. Bunun üzerine Yüce Allah bahsi geçen ayetle şehitler hakkında, ölüler denilmesini yasaklamıştır. Zira Allah sevaplarını kendilerine ulaştırmak için şehitleri tekrar bedenleriyle birlikte diriltmiştir ki bu durum itaatkâr kullara aldıkları sevabın kabirlerinde bile ulaştığına işarettir. Zira herhangi bir canlının var olması için vücut şart değildir. Al-i İmran Suresi’nde şehitlerin diri olduğundan bahseden bir ayet de şudur: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.”

    DÜNYA MALI VE MAKAMDAN DAHA ÜSTÜN

    Kur’an’da şehitlere verilen mükafatlardan bahseden ilk ayet, Al-i İmran Suresi’nde yer alır: “Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, size Allah’tan onların topladıklarından hayırlı bir mağfiret ve rahmet vardır.” Bu ayet-i kerimede Allah yolunda ölme veya öldürülmenin yaşamaktan, insanların bu dünyada kazandıkları mal, makam, güç ve dünya menfaatlerinden çok daha iyi olduğu haber verilir. Zira şehitlikte Allah’ın bağışlaması ve rahmeti vardır ki bu insanların kazandığı pek çok şeyden daha iyidir. Allah müminleri, bu affedilme ve merhamete yönlendirirken bunu şahsi üstünlüklerine veya insani değerlere göre değil, Allah’ın katında olanlara bırakıyor. Burada müminlerin kalplerini bizzat kendi rahmetine bağlıyor ki bu durum insanların bağlandığı değerlerden ve bütün kazandıkları şeylerden daha iyidir. Görüldüğü gibi bu ayette şehitlik makamının dünya malı, para ve makamından çok daha üstün olduğu vurgulanmıştır.

    ONLARA ÜZÜNTÜ YOKTUR

    Yine Al-i İmran Suresi’nde şehitlerle ilgili, “Allah’ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar” buyrulur. Bu durum da şehitlikte Allah’ın kuluna bir yardımı, nimetlere mazhar kılması ve diğerlerinden üstün tutmasıdır. Buna göre şehitlere, geride hayatta kalan müminlerin veya gelecekte şehit olacakların nihayet korku ve üzüntüden kurtulup mutlu olacakları müjdelenince onlar buna çok sevinirler. Demek oluyor ki, Yüce Allah geride kalanların üzüntü ve sıkıntılarını da şehitlere bildirmeyecek veya bildirdiği şekilde onları o üzüntüden koruyacak. Çünkü onlar kendilerine hiçbir korku olmayanlar ve üzülmeyecek olanlardır. Buna göre şehitler dünyadaki sevdiklerinin sevinçlerinden haberdar olup mutlu olurlar.

    DÜNYADA VE AHİRETTE MUTLULUK

    Kur’an-ı Kerim’de şehitlere verilen mükâfatlardan bahsedilen son ayetler de Muhammed Suresi’nde yer alır. Yüce Allah şöyle buyurur: “Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz. Allah onları muratlarına erdirecek, gönüllerini şâd edecek. Onları, kendilerine tanıttığı cennete sokacaktır.”

    Buna göre Yüce Allah şehitleri doğru yola kavuşturup durumlarını iyileştirecek kendilerini vaat edilen cennete yerleştirecektir. Çünkü Allah, yolunda savaşanları memnun olacağı işlerde başarılı kılar, onların dünyada ve ahirette durumlarını iyileştirerek vaat ettiği cennetlerine koyar. Onlar da cennetteki yerlerini görünce dünyadaki yerleri gibi hatırlayacaktır. Yani Allah yolunda öldürülenler daha önce, onların şehit olacaklarını bilen Allah’ın lütfu ile bu kıvama gelmekte, öldükten sonra da Allah’ın dünyada iken kitabında anlattığı veya oraya girdikten sonra tanıtacağı cennete girmektedirler. Buna göre Allah şehitlerin yaptıklarını boşa çıkarmayıp dünyada ve ahirette mutluluğa erdirecektir.

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • İslam’da savaş hukuku ve savaş ahlakı: Peygamberimizin sahabeye verdiği üç ders

    İslam’da savaş hukuku ve savaş ahlakı: Peygamberimizin sahabeye verdiği üç ders

    İslam Düşünce Enstitüsü Başkanı Mehmet Görmez, İslam’da savaş hukuku ve savaş ahlakını anlattı. Peygamber Efendimizin uygulamalarını ve hadislerini de aktaran Görmez, Mekke’nin fethinde Peygamberimizin sahabelere verdiği üç derse dikkati çekti. 

    Mehmet Görmez’in konuşmasından öne çıkan başlıklar şöyle: 

    “GAZZE ÇOCUK MEZARLIĞINA DÖNDÜ”

    Tarihte savaşlar hep var oldu ama bugüne kadar savaş ahlakından yoksun böyle bir katliam görülmemiştir. Bütün devletlerin savaş hukukuna dair kabul ettiği ne varsa ihlal edildi. Cenevre Sözleşmelerinin bütün maddeleri daha önce Ruanda’da Afganistan’da, Bosna’da nasıl çiğnendiyse, yine çiğnendi. Herhangi bir devleti bırakın herhangi bir terör örgütü dahi bu kadar çocuk katletmemiş, sivilleri hedef almamıştır. Siviller hastaneye sığındığında hastaneler, okullara sığındığında okullar, kamplara gittiğinde kamplar bombalanıyor. Koca şehir çocuk mezarlığına dönmüş durumda.

    2,5 milyon insan açlığa, susuzluğa mahkum edilmiş durumda. İlaçtan, gıdadan, ışıktan mahrum. Üstelik bütün bunlar da çağdaş dünyanın gözü önünde olup bitiyor.

    İslam’da savaş hukuku ve savaş ahlakına dair bazı notlar paylaşmak istiyorum.

    İslam medeniyeti hiçbir medeniyette görünmeyen savaş hukuku ve savaş ahlakı miras bıraktı.

    SAVAŞ HUKUKU VE AHLAKININ TEMELLERİ KUR’AN-I KERİM’DE

    Savaşlarda dokunulmazlığı olan insanlar kimlerdir? Sivil-asker ayrımını nasıl yaparız? Sivillere nasıl muamele edilir? Gece baskınlarının hükmü nelerdir? Siviller canlı kalkan olarak kullanılabilir mi? Veya kullanılırsa Müslümanlar nasıl hareket edecek? Eman dileyenlere nasıl muamele edilecek? Düşmanların mülkü yağmalanabilir mi? Tabiatın hakkını, şehirlerin hukukuna nasıl riayet edilir? İşkence yapmak caiz midir? Harp esirlerinin hükümleri nelerdir? Yaralıları tedavi ettirmek gerekli mi? Düşman ölülerini ne yapmak gerekir? Bu ve benzeri sorular etrafında merhamet yüklü bir adaleti tesis edecek, İslam medeniyetinin yüz akı evrensel prensip ve ilkeleri İslam’ın ilk yüzyılında bu literatürde tartışıldığını ve her birinin bir neticeye bağlandığını görüyoruz.

    Savaş hukuku ve ahlakının temellerini Kur’an-ı Kerim’de görüyoruz. Ancak hicretten sonra Cenab-ı Hak onlara savunma savaşının iznini verdi. Fakat savaş izni ayetlerinde hep şöyle bir ayet geçer: “Ancak sizinle savaşanlarla savaşın ama savaşın sınırlarını aşmayın. Allah savaş hukukunun sınırlarını aşanları sevmez.” Bu sınırları Hazreti Peygamber hem sözleriyle hem hayatıyla ortaya koydu. Savaş hukukunun bilhassa Hazreti Peygamber’in dilinde ‘en çok savaşta dokunulmayacaklar kimlerdir?’ Bunu görüyoruz.

    Allah Resulü orduyu savaşa gönderirken şunu demiştir: Allah’ın adıyla gidin, Allah Resulü’nün adıyla hareket edin ancak hiçbir piri fani ihtiyara dokunmayın, öldürmeyin. Hiçbir çocuğu öldürmeyin. Hiçbir kadına el sürmeyin, öldürmeyin. Aşırı gitmeyin. Islah edici olun. İhsanda bulunun.

    ALLAH’IN İKAZI: CEZALANDIRIRKEN MİSLİYLE MUKABELE EDİN

    Bazen bu konularda uyarıldığına şahit oluyoruz. Mesela Uhud Savaşı’nda, Hazreti Hamza’nın bütün organlarının kesildiğini biliyoruz. Amcasını bu haliyle görüp gözyaşları dökerek dua ettikten sonra mübarek dilinden şöyle bir cümle dökülür: “Allah’a hamd olsun ki biz de onlardan en az 70 kişiyi bu şekilde cezalandıracağız.” Fakat Hazreti Cebrail ikaz mahiyetinde Nahl Suresi’nin şu ayetini getirir: “Cezalandıracağınız zaman size yapılanın misliyle mukabele edin.” Arkasından şu ifade yer alır: “Fakat sabrederseniz bu sizler için daha hayırdır.” Cenab-ı Hak, Hazreti Peygamber üzerinden savaşta kin, öfke ve intikamla hareket edip aşırı gitmeyi yasakladığını ifade buyurmuş oluyor.

    Hazreti Ebubekir, Resulullah’ın vefatından hemen sonra Usame bin Zeyd’i Şam’a yolcu ederken, Allah Resulü’nün savaşla ilgili ilkelerini tek tek sıralar:

    “Ey insanlar; ihanet etmeyin, aşırı gitmeyin, masum insanları mağdur etmeyin, işkence yapmayın, küçük herhangi bir çocuğu öldürmeyin, yaşlılara dokunmayın, kadınlara dokunmayın, öldürmeyin, hurma ağaçlarını devirmeyin, yakmayın, meyveli hiçbir ağacı kesmeyin, herhangi bir koyunu, ineği, deveyi kesmeyin, sadece yiyeceğiniz kadar kesebilirsiniz. Siz, bazı insanlar göreceksiniz onlar kendilerini manastırda ibadete adamışlardır. Onları yaptıklarıyla baş başa bırakın, onlara da dokunmayın.”

    HAZRETİ EBUBEKİR’İ ÖFKELENDİREN HADİSE

    Ukbe bin Amir bir Hristiyan kasabayı fethetmiştir. Başlarında zalim bir patrik vardır. Patriğin kafasını keserek Medine’ye gönderir. Allah Resulü’nün halifesi Sıddık-ı Ekber buna çok öfkelenir. “Siz azıtmışsınız. Allah Resulü’nün sünnetlerini bırakıp Bizans’ın kötü sünnetlerine mi uymaya başladınız? Bana kelle taşımayın, haber yazın” der ve arkasından Allah Resulü’nün muhteşem bir hadisini hatırlatır: Siz bilmiyor musunuz Peygamber Aleyhisselam şehirleri yağmalamayı, işkence yapmayı yasakladı. Kıyamet gününde en şiddetli azap görecek üç çeşit insan sayar: Birisi peygamber katilleri, birisi insanları dalaleti sürükleyen idareci, diğeri de birisine işkence yapan.

    HAZRETİ ÖMER: CEZASINI BİZZAT BEN VERİRİM

    Savaş hukuku ve savaş ahlakı bilhassa Hazreti Ömer döneminde teminat altına alınmıştır. Hazreti Ömer de Ebu Ubeyde bin Cerrah’ı Şam’a gönderirken şu hutbeyi irad etmiştir: Allah’ın adı ve yardımıyla gidin. Allah’tan zafer dileyerek gidin. Sabırdan ve haktan ayrılmayın. Allah yolunda savaşın ama savaşın hukukunu, sınırlarını aşmayın. Allah sınırları aşanları sevmez. Düşmanla karşılaştığınızda korkuya kapılmayın. Gücü elde ettiğinizde sakın insanlara işkence yapmayın. Galip geldiğinizde aşırı gitmeyin. Yaşlıları öldürmeyin, kadınları öldürmeyin, yeni doğmuş çocukları öldürmeyin. Savaşın kızıştığı anlarda dahi bunları unutmayın, ganimete dalmayın. Cihadı dünya menfaatiyle kirletmeyin. Allah ile yapacağınız alışverişteki kar ile yetinin.

    Hazreti Ömer döneminde İran’da bir Müslüman asker bir düşman askeri veya komutanına eman diledikten sonra öldürür. Bu haber Hazreti Ömer’e ulaşınca ordu komutanına ültimatom gönderir. “Her kim birini eman diledikten sonra öldürürse onun cezasını bizzat ben kendim veririm” der.

    Filistin topraklarında Hazreti Ömer’in Resulullah’ın vefatından 6 yıl sonra muhteşem girişi, orada verdiği emanname savaş hukuku ve savaş ahlakı ilkelerini içine alır.

    Tarih değiştikten sonra savaş aletlerindeki büyük gelişmeler İslam fakihlerini tartışmaya sevk etmiştir. O gün henüz ortada kimyasal silah, nükleer bomba, fosfor bombası, kitle imha silahları yok. Ama ilk defa mancınıkla tanıştılar. Veya Rum ateşi olarak adlandırılan; ucunda ateş veya zehir olan oklarla tanıştıklarında, yahut düşmanların çocukları ve kadınları kalkan olarak kullandıklarına şahit olduklarında savaş hukuku ve ahlakının ilkelerini yeniden kaleme aldılar. Bu yeni durumlar yeni tartışmaları beraberinde getirdi. Mesela mancınıkla şehrin ortasında kimlerin öleceğini bilmeden bu silahı kullanmak doğru olur mu veya şehirlerin yakılmasına sebep olmak mümkün olur mu? Genel olarak savaşın zorunluluklarıyla İslam ümmetinin bekasıyla savaşın hukuku ve ahlakı arasındaki dengeyi korumak için çok önemli ilke ve esaslar ortaya koydular. Mesela mancınıkla surlar vurulsun ama şehirler tahrip edilmesin dediler. Yakmak kesinlikle caiz değildir. Zaten kadın ve çocukların kalkan olarak kullanılması caiz olmadığı gibi, kullanılırsa da Müslümanların savaşa ara verecekleri açıkça ifade edildi.

    PEYGAMBER EFENDİMİZİN MEKKE’NİN FETHİNDE VERDİĞİ 3 DERS

    Mekke’nin fethine giderken savaş hukuku ve savaş ahlakına verdiği üç ders.

    Ordu Medine’den çıkarken sancak Saad bin Ubade’nin elindedir. Saad bin Ubade, devesinin üzerinde yükselerek şöyle bir konuşma yapar:

    “Bugün etin kemikten ayrılan zorlu savaş günüdür. Bugün Allah’ın kan dökmeyi bize helal kıldığı gündür. Bugün Allah’ın Kureyş’i zehir kılacağı gündür.”

    Mekkelilerden çok çekti Müslümanlar. Hicrete zorlandılar, Medine’de onlardan kalmak için savaşlar düzenlendi. Herkeste bir öfke var, beşer neticede. Fakat ona rağmen kin ve öfke kokan bu ifadeler, Allah Resulünü rahatsız etti. Elinden sancağı alarak oğluna, bir başka rivayete göre de Hazreti Ali’ye verdi. Ve sonra şu konuşmayı yaptı.

    “Bugün merhamet günüdür. Bugün Allah’ın kan dökmeyi haram kıldığı gündür. Bugün Allah’ın Kureyş’i aziz kılacağı gündür.”

    Birinci dersi bu şekilde verdi. Yola koyuldular. Fakat yolda bir çalının dibinde üç tane yavru yavrulayan bir köpek gördü Allah Resulü. Devesinden indi, köpeğine ve yavrularına merhametle baktı. Sonra bir sahabeyi yanına çağırdı, ‘Sen bu yavruların yanında ordu zarar vermesin diye nöbet bekleyeceksin’ dedi.

    Üçüncü dersi Mekke’ye girerken verdi. ‘Ebu Sufyan’ın evine giren güvendedir, kapısını kapatıp evine giren güvenlidir, her kim Mescid-i Haram’a sığınırsa güvendedir’ dedi. Sonra herkesi topladı. Önce onlara, ‘Size ne yapacağımı zannediyorsunuz’ diye sordu. Sonra şöyle dedi: Bugün size Yusuf’un kardeşlerine söylediklerini söylüyorum. Bugün size bir kınama bile yoktur.

    Bazıları Hazreti Peygamber’in bu talimatına uymadılar. Resulullah Halid bin Velid’i bu kabile üzerine gönderdi. Halid bin Velid bu kabileden bazılarını öldürdü. Bunu duyunca Peygamber Efendimiz şöyle dedi: Allah’ım, Halid’in yaptıklarından ben beriyim, sana sığınıyorum. Ve Hazreti Ali’yi göndererek öldürülen insanların diyetlerini ödetti.

    İki dünya savaşının vahşetine şahit olan insanlık büyük acılar tecrübe etti ve bir daha yaşamamak için de sözde bir sözleşme imzaladı. 1850’lerde sözleşmeler imzalandı. Savaşta hastalar ve yaralılar, siviller, savaş esirleriyle ilgili protokoller imzalandı. Bu ek protokoller ise savaş mağdurlarıyla ilgili oldu. Savaş hukukunun cüzi bazı kısımlarını ihtiva ettiği halde ne Ruanda’da ne Bosna’da ne Afganistan’da uygulanmadı. Gazze’deki vahşette, katliamda esamesi bile okunmuyor. İnsanlık büyük bir sınav veriyor. Yol ayrımındayız. Tek tesellimiz yeryüzünün en vahşi ideoloji olarak adlandırabileceğimiz Siyonizmden güç devşiren bir terör devletinin insanlık vicdanının meşruiyetini kaybetmeye başlaması belki de en büyük tesellimizdir. Bu katliamın bir an önce son bulması Rabbimizden niyazımızdır. Bütün halkların Gazze yanında yer alması en büyük duamızdır. Cenab-ı Hak şehitlerine rahmet eylesin.  

    Kaynak: Haber7.com

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com