Etiket: Atatürk

  • Murat Ülker yazdı: Türkiye’nin yol arayışları ve bilgi çağı

    Murat Ülker yazdı: Türkiye’nin yol arayışları ve bilgi çağı

    Kişisel internet sitesinde yayımladığı yazılarıyla dikkat çeken Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi, Pladis ve GODIVA Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker, “Türkiye’nin Yol Arayışları ve Bilgi Çağı” başlıklı yeni yazısıyla İsmet Berkan’ın ‘İnsan uygarlığının kısa tarihi’ adlı kitabına dair yeni incelemesini okurlarıyla paylaştı.

    Ülker, yazısında şu ifadelere yer verdi;

    Türkiye’nin Yol Arayışları ve Bilgi Çağı

    İnsan Uygarlığının kısa tarihi (*) kitabına iki hafta ara vermiştim. Bu hafta kaldığım yerden devam ediyorum. Kitabın Türkiye bölümüne geliyoruz. Bakalım Türkiye Tarzı siyaset neymiş hep birlikte geçmişe bir dönelim. Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesinin kurucu metin olduğu söylenir. Tarzlar şunlar: Osmanlıcılar, İslamcılar, Türkçüler…

    “Bir kısmı Osmanlıcılık‘ı savunuyor; çok dinli ve etnikli bir imparatorluk olan Osmanlı’nın bütün dini ve etnik kökenleri “Osmanlılık” ortak kimliği altında toplamadıkça kurtulamayacağını söylüyorlar. Bir başka grup, İslamcılık’ı savunuyor. Onlara göre Osmanlı için yapıştırıcı unsur İslam dini ve yönetimde din kurallarından uzaklaşıldığı için bu gerileme yaşanıyor. Ve son olarak Türkçüler var. Akçura kendisi de bu görüşte ve imparatorluğun ancak Türklük etnik kimliğine sahip çıkılarak kurtarılabileceği inancında” deniyor kitapta.

    Daha sonra da kapitalist Batı ile komünist Doğu arasında Soğuk Savaş dönemi diye adlandırılan dönemde yaşananlara dönülüyor, bir tür paralel tarih yazımı yapılıyor. Ve Soğuk Savaş döneminin sonunda bize Bilgi Çağı Devrimi’ni yaşatan şartlar ortaya konuyor.

    Bakalım kitap bu konularda ayrıntılı olarak neler diyor, benim eklemelerim neler, hem Türkiye yolunu bulabilmiş mi, hem daha sonra ne olmuş hep birlikte aşağıda okuyalım…

    (*)Berkan, İ.(2023). İnsanlığın Kısa Tarihi, The Kitap Yayınları, ss.256.

    ‘Geldik kitabın Türkiye bölümüne’

    Türkiye’nin Yol Arayışları isimli bölümde Berkan, Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” isimli kitabından esinlenerek “Türkiye’de iki tarz-ı siyaset” diyor ve konuya giriş yapıyor:

    1876’da Moskova’nın doğusundaki Ulyanovskda doğan Yusuf Akçura, “Türkçülük“ siyasi fikrinin kurucu teorisyeni kabul edilir. 1904 yılında Kahire’de çıkan Türk adlı bir dergide yayımladığı “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı uzun makalesi kurucu bir metindir. Akçura’ya göre Osmanlı aydınları devletin nasıl kurtarılacağı konusunda üçe bölünmüş durumdalar:

    Bir kısmı Osmanlıcılık‘ı savunuyor; çok dinli ve etnikli bir imparatorluk olan Osmanlı’nın bütün dinî ve etnik kökenleri “Osmanlılık” ortak kimliği altında toplamadıkça kurtulamayacağını söylüyorlar. Bir başka grup, İslamcılık’ı savunuyor. Onlara göre Osmanlı için yapıştırıcı unsur İslam dini ve yönetimde din kurallarından uzaklaşıldığı için bu gerileme yaşanıyor. Ve son olarak Türkçüler var. Akçura kendisi de bu görüşte ve imparatorluğun ancak Türklük etnik kimliğine sahip çıkılarak kurtarılabileceği inancında.

    Romantik bir fantezi olan Osmanlıcılık fikri kısa zamanda ortadan kalktı. Bu görüş halk arasında hiçbir zaman yaygınlık kazanamadı. Atatürk Türkçüydü, modernleşmeciydi. Kapitalizmi Türkiye’de kurmak ve feodal ilişkilerden modern tarıma geçmek Atatürk’ün öncelikleriydi.

    Daha Cumhuriyet kurulmadan İzmir’de bir iktisat kongresi toplamak ve bu kongreden “liberal ekonomiye ağırlık verme” kararı çıkartmak öyle tesadüfen olmuş şeyler değil. Lozan’da kapitülasyonların kaldırılması başarıldı, ama genç ve fakir Cumhuriyet Osmanlı’nın mali borçlarını üstlenmek zorunda kaldı. Genç cumhuriyet, ortada kapitalizmi kuracak yeterli bir kapitalist sınıf olmadığı, yani sermaye birikimi bulunmadığı için kısa süre içinde bazı endüstrileri kendisinin kurduğu devlet kapitalizmi modeline yöneldi.

    Türkiye’de 1940ların sonlarına kadar toplam sanayi yatırımlarının yarıdan fazlasını devlet yapıyordu; bu eğilim ancak 1952 yılından itibaren terse döndü, özel sektör yatırım harcamaları o yıldan itibaren devleti geride bırakmaya başladı. Yani Türkiye’de yerli ve milli bir sermaye sınıfının oluşmasını sağlamak fakir ve genç Cumhuriyet’in 30 yılını aldı.

    Kitaba göre: ”Atatürk’ün yönetimi bir hayli otoriter, hatta zaman zaman diktatörlük seviyesine varan bir yönetimdi. Atatürk’ün kendisi Aydınlanma’nın düşünürlerinden etkilenmiş, modernist felsefeyi içselleştirmiş bir insandı. Sosyal Darwinizm’i savunan kimi düşünür ve yazarlardan etkilendiği, hatta bir dönem insanların kafataslarından onların ırksal kökenini çıkartmayı ve üstün olan ile aşağı olan ırkları ayırmayı “bilimsel bir yöntem” olarak öneren düşüncelere kapıldığı da oldu. Türklerin üstün Aryan ırka mensup olduklarını kanıtlamak için yoğun kafatası ölçümleri yapıldı Türkiye’de. Ama Atatürk, bu düşüncelerin hiçbirini, pozitivizmi içselleştirdiği gibi içselleştirmedi.”

    İlk sosyoloğumuz Ziya Gökalp’in iki büyük eserinden sırasıyla birincisi, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak adını taşır. Muasır, yani çağdaş olmak. İkincisi ise Türkçülüğün Esasları’ydı ki, Atatürk’ü esas etkileyen eser buydu.

    Kurtuluş Savaşı’nı yapan 1. Meclis çok sesliydi. Atatürk, Başkumandanlık yetkisini istediğinde, Meclis’te çok hararetli tartışmalar yaşandı; Bazı milletvekilleri Atatürk’ü diktatör olmaya çalışmakla suçladı. Ama bu Meclis’i izleyen ikinci Meclis o kadar da çok sesli değildi. İlk Meclis’in “muhalefet grubu” kabul edilen “ikinci grup” Meclis’e giremedi.

    Atatürk, Lozan Barış Anlaşması’nın Meclis’te reddedilmesinden çekiniyordu.

    Lozan Anlaşması’nı beğenmeyen milletvekilleri vardı, başta da Başbakan Rauf Orbay geliyordu. Atatürk bastırdı, Lozan Meclis’ten geçti ama ardından bir hükümet bunalımı doğdu. Açıkçası Atatürk de bu hükümet bunalımını fırsat bildi, 29 Ekim’de Cumhuriyet’in ilanı için gereken anayasa değişikliğini 2. Meclis’e yaptırdı.

    Cumhuriyet’i ilan eden anayasa değişikliği oylamasına 138 milletvekili katıldı ve Cumhuriyet, katılan milletvekillerinin oy birliğiyle kabul edildi. Ardından Cumhurbaşkanı seçimi yapıldı, bu kez 157 üye katıldı ve Atatürk oy birliğiyle seçildi. Yani en azından 19 milletvekili Cumhuriyet’in ilanı oylamasına katılmadı.

    Yine de Meclis’teki iki oylamada çıkan fark, Türkiye’de çok sesliliğin ve aynı anda birden fazla siyasi görüşün bir arada bulunmasının önemli kanıtlarından biri sayılmalıdır. Atatürk’e karşı bir muhalefet hep vardı ve ama o muhalefet sadece İslamcı bir anlayıştan mı kaynaklanıyordu? Ben bundan emin değilim.

    Daha önceki Meclis’te yer alan “ikinci grup” sadece İslamcı düşünce akımının temsilcilerinden oluşuyordu (acaba öyle miydi?); Bu grubun tasfiyesi sonrası Atatürk tarafından oluşturulan Müdafa-i Hukuk Grubu içinde de hilafetin sürmesi ve Halife’nin “devlet başkanı” olması gerektiğini düşünenler vardı. Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk’le birlikte omuz omuza yapmışlardı ama Türklük-İslamlık meselesinde İslamlıkları ağır basıyordu.

    Atatürk ve Türkçülük akımı zaman içinde muhalefeti olmayan, dikensiz gül bahçesi niteliğinde bir Meclise kavuştu. Atatürk Devrimleri dediğimiz müthiş dönüşüm o dönemde yaşandı.

    Devrimler döneminde İslamcılık “gericilik” olarak tanımlandı. İslam moderni tamamen mi reddediyordu? Rejimin ve Atatürk’ün bütün muhalifleri gerici (İslamcı) olarak nitelendi. Bu yaftalama ve içeride halkın bir bölümünü “rejim düşmanı” veya “gayrimilli” görme eğilimi, maalesef etkilerini 21. yüzyılda bile yaşadığımız bir büyük siyasi bölünmeye, bölünmüş bir topluma yol açtı.

    Bugün güneydoğu sınırımızda ve hatta yurt içindeki terör meselesi hala çözülmemiş tam tersine nesiller boyu süregelen ve dış destekli bir konuma gelmiştir. Keza toplumda yine üstü örtülü bir mezhepçilik meselesi (şii – alevi kimlerdir, neyi kapsar, ne isterler) göz ardı edilen bir konudur. Şimdi bir de yurt dışında da faaliyete devam eden fetö diasporası var.

    Aynı Atatürk, yurt dışında, özellikle de Batıda bir “diktatör” olarak görüldüğünün farkındaydı. Bu görüntüyü yıkmak amacıyla yakın arkadaşı Fethi Okyar’dan bir muhalefet partisi kurmasını istedi. Serbest Cumhuriyet Fırkası adını alan bu parti çok büyük ilgi gördü, kurulunca katıldığı bir yerel seçimde büyük başarı elde etti. Ama parti uzun ömürlü olmadı; Atatürk’le açık çekişmeye girmemek için kendi kendini feshetti.

    Atatürk’ün 1938deki ölümünün ardından İsmet İnönü ikinci cumhurbaşkanı olarak seçildi ve kısa süre sonra “Milli Şef” adını aldı. 1950 senesinin 14 Mayıs’ında yapılan Cumhuriyet’in ilk çok partili gerçek serbest seçiminde CHP iktidarını yine kendi içinden çıkan Demokrat Parti’ye kaybetti.

    İktidara gelen düşünce rejim düşmanı değildi, Cumhuriyet’le bir derdi yoktu, hilafeti geri getirmek gibi bir düşünce marjinal olarak bile gündeme gelmiyordu, kapitalizmi benimsemeye ise dünden hazırdı. İktidara gelen yeni elitler değil ama onlara oy veren geniş kalabalıklar modernizmin sert uygulanma biçimlerine karşı endişeli olan, kendi kültürünü ve inancını kaybetmemek isteyenlerden oluşuyordu. Ama DP daima rejimin yanında yer alarak gericiliğe (ticanilik) karşı kanuni önlem bile almıştı. Atatürk’ü koruma kanununu çıkarmıştı.

    DP seçimlerde art arda elde ettiği başarıya güvenerek çok partili dönemde baskın bir parti iktidarı kurmaya yöneldi. 27 Mayıs 1960da ordu içinde örgütlenmiş bir cunta darbeyi gerçekleştirdi. Darbeciler üç yıl gibi kısa bir süre içinde yeniden demokratik yönetime döndülerse bile sistemde çok büyük iki hasar bıraktılar. Birincisi, idamlar, onarılması olanaksız bir yara açtı. İkinci büyük hasar ise, rejimin içinde “bekçi”ler konulmasıyla yaratıldı. Rejim bekçileri yargıçlar ve adli sistem, en tepesinde de Anayasa Mahkemesi. Milli Birlik Komitesi üyeleri de, “doğal senatör” olarak Senato’da grup oluşturdu. Son olarak Türk Silahlı Kuvvetleri adı konmamış bir “veli” ve “vasi” olarak sistemin içine entegre edildi, tekrar “yoldan çıkılırsa” ordu oradaydı ve yeniden sisteme müdahale edilecekti.

    1960 devriminde dikilen elbise ülkemize uymadı ve anayasa değişiklikleri tüm yakın tarihimizde süregeldi. Türkiye Cumhuriyeti adeta hisselerin çoğunluğu orduya ait bir aile şirketine benzetiliyordu.

    Nitekim ordu müdahale etti de: Önce 1971’de Demokrat Parti’nin devamı niteliğindeki Adalet Partisi iktidarına karşı bir darbe yaptı, hükümeti düşürdü. Sonra 12 Eylül 1980’de bu sefer bir kez daha sisteme topyekûn el koydu, anayasal sistem dahil her şeyi sil baştan yeniledi. Bunlar hep, Atatürk adına hareket ettiğini, “Atatürk Devrimleri”ni korumayı ve daha ileri götürmeyi amaçladığını iddia eden ama demokratik seçimler yoluyla iktidara gelemeyen kesimlerin karşılarındaki “gericilere” karşı müdahaleleriydi. Oysa darbelerle iktidardan uzaklaştırılanlar kendilerini “gerici” olarak görmek bir yana, Türkiye’nin modernleşmeci gücü olarak görüyorlardı ve tabii ki öyleydi. Zira genç cumhuriyette vatandaşlara verilen demokratik haklar, modernleşme, ekonomik gelişme ve büyüme hep iktidarların eseriydi. Ama onlar oyların ekserisini aldıklarında bunu demokratik görmeyenler vardı. Bu muhalefetin kalibre ve kalitesini düşürdü. Bugünse sanki tüm hissedarlar aynı tarafta toplanmışlar. Ama her nedense ülkemizin cari sorunları baki…

    1969 genel seçiminde Erbakan Konya’dan bağımsız milletvekili adayı oldu. Etrafında İslami cemaatlerden pek çok kişiyi topladı ve “Milli Nizam Partisi” adı altında partileşti.

    Milli Nizam Partisi Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Erbakan ve arkadaşları Milli Selamet Partisi’ni (MSP) kurdular.

    MSP de 12 Eylül askerî darbesi sonrası kapatıldı. 1983’te eski MSP bu kez Refah Partisi adıyla kuruldu. 1995 seçiminden birinci parti olarak çıkıp, 1996’da da iktidar ortağı olunca sistemin eski bekçileri yeniden devreye girdi. “28 Şubat süreci”, önce Refah Partili Başbakan Necmettin Erbakan istifaya zorlandı, ardından Refah Partisi aleyhine kapatma davası açıldı ve parti kapatıldı.

    Geride kalanlar Fazilet Partisi içinde örgütlendiler. Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi isimlerin başını çektiği “yenilikçiler” hareketi, parti içi mücadele başlattılar. Abdullah Gül parti liderliğine aday oldu ama kongreyi az farkla da olsa kaybetti. Rejim Fazilet Partisi aleyhine de kapatma davası açtı. Partinin kapatılmasının ardından yenilikçi grup, Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu ve hala iktidar. Ak Parti kadroları siyasal İslamcılardan oluşuyordu.

    Ama iktidar erkinin her şeyi değiştirmesi gibi Siyasal İslam da bugün aynı manaya gelmiyor. Türkiye’de iktidara gelen partilerin söyledikleri, verdikleri sözler ve parti programları başka başkadır. Her marjinal kesim iktidarın aslında onlardan yana olduğuna inanır ve bekler. Mesela Ak Parti bugün kurucularının gençken arkadaşlarına, çekirdek kitlesine söz verdiklerinin tümünü yapmış olmasına rağmen bunlar, ne parti ne de hükümet programında yer almıyordu. Bu hususta en büyük yanılgıya düşenler sonradan Fetö suçlamasıyla karşılaşan ekip ve destekçileri oldu. Bir büyük badire atlatıldı.

    Yine sosyolojik bir gösterge de ülkemizde sağ ve sol partilerin herhangi bir sebeple akamete uğramasından sonra yeni veya yerine kurulan partilerin isimlerinin manalarını ve hatta kast ettiğini incelemek olacaktır: Mesela Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet, Yeniden Refah olması gibi. Burada İslamcı olmakla suçlanan hatta kapatılan partinin temel görüşü Milli Görüş, ne kadar İslamidir?

    Bir diğer örnek, çeyrek asırdır rejimin kurucu ve tek partisi olan CHP’den ayrılan eşraf ve entelektüellerin kurduğu Demokrat Parti’nin çok partili demokrasi macerası, ne yazık ki aşağılanarak idam ve kapanma ile sonuçlanmış. Yerine kurulan ve iktidara gelen Adalet Partisi adından anlaşıldığı üzere adalet talebiyle kurulmuş ve amblem olarak “demir kır at” kullanmıştır, bu ise okuma yazma dahi bilmeyen kitlelerle “yasak” iletişim için kullanılmış yani onlara mührünü demokrata (ses uyumuyla demirkırata) bas denmiştir.

    Kitap tam burada “Ak Parti iktidarının Cumhuriyet kurulmadan önce başlamış Türkçü-İslamcı bölünmesini görece azaltmış olduğunu belirtiyor ve tekrar Soğuk Savaş döneminde olanlara dönüyor, bir tür paralel tarih yazımı da yapıyor diyebiliriz:

    Stalin ABD ve Britanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırmasından ve savaşı sürdürmesinden çekiniyordu. O yüzden, kendince kapitalist Batı ile Rusya’nın arasına Doğu Almanya, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan gibi ülkeleri bir çeşit güvenlik tamponu olarak koymuştu. Bütün bu Doğu Avrupa ülkelerinde mucizevi biçimlerde komünist devrimler oluverdi savaştan sonra ve hepsi birden Sovyetler Birliği güdümüne girdiler. Macaristan’da 1956’da ve Çekoslovakya’da 1968’de komünist rejim hafiften sorgulanır gibi olduğunda Kızıl Ordu bu iki ülkeyi yeniden işgal etmekten çekinmedi. 1983’te Polonya’da böyle bir Sovyet işgali olmasın diye Polonya ordusu Komünist Parti’ye karşı askerî darbe yaptı.

    Öncülüğünü Amerika’nın yaptığı kapitalist Batı ile öncülüğünü ve patronluğunu Sovyetler Birliği’nin yaptığı komünist Doğu arasında “Soğuk Savaş” başlamıştı. Dünya ikiye bölünmüştü. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Çin’de komünist Mao Zedung’un önderliğinde gerçekleşen devrim ve birkaç yıl sonra Kore Yarımadası’nda başlayan komünist ayaklanma, Soğuk Savaşın sadece Avrupa ile sınırlı kalmadığını gösteren önemli delillerdi.

    Nitekim iki blok arasındaki mücadele, Karayipler’deki Küba’dan Orta ve Güney Amerika ülkelerine, Afrika’dan okyanusun ortasındaki ada ülkelerine kadar her yerdeydi ve açıkçası komünizm yayılıyordu. Bu yayılmada Batı’nın kapitalist ülkelerinin sömürgesi olmaktan kurtulmaya ve bağımsız olmaya çalışan ülkeler öncülük ediyordu. Uzun yıllar Japonya’nın sömürdüğü Kore, eski bir Fransız sömürgesi olan Vietnam, Belçika sömürgesi Kongo ve Angola, bir nevi Amerikan sömürgesi durumundaki Küba ilk akla gelen örnekler. Hepsi de, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra kapitalist ekonomik düzeni ve liberal demokrasiyi değil, komünizmi ve bu isim altında bir çeşit diktatörlüğü benimsemiş ülkeler oldular.

    İki taraf arasında müthiş bir propaganda savaşı da vardı. Batılı ülkelere göre kapitalizm ve demokrasi “özgürlükler düzeni”ydi, komünizm ise kölelik. Komünist bloka göreyse Batıda sömürü düzeni hâkimdi, oysa komünizm altında üretim araçları ortak mülkiyette olduğu için sömürü yoktu, insanca düzen vardı. Bu arada şu komplo teorisini de dillendirmekte yarar var. ABD yani Batı’nın teorisine göre, , Rusya’ya komşu ülkeler aşırı bir tehlike olarak gösterilen komünizm tehdidi karşısında kendi halklarının özgürlüklerini bile kısıtlayarak, koşarak sadık bir Batı müttefiki oluyorlardı. Ama yıllar sonra Perestroika ile ortaya çıkan durumda Rusya’nın zaten himmete muhtaç olduğu ve böyle bir tehdit oluşturmadığını görecektik.

    Daha sonra benzer senaryo Saddam tehdidi ve kimyasal silah tehlikesi ile sahneye konmuş. İkinci Irak Savaşı sonunda bunun gerçek olmadığı anlaşılmış. Fakat başlayan istikrarsızlık süreci hala sürmektedir. Irak, Suriye, Lübnan, İsrail, İran onlarca yıldır süren ve ne zaman biteceği belli olmayan savaşların içine düşmüş; bölge ise fevkalade istikrarsız, ekonomik sorunlarla boğuşan, göçe maruz kalan mutsuz, umutsuz halklarla dolmuştur.

    Türkiye, Sovyetler Birliği’nin Kars ve Ardahan’ı istemesi, Boğazlardan geçiş hakkı talep etmesi ve gerekirse bunları silah zoruyla alacağını ima etmesi üzerine kendini Batı blokuna atıverdi. Türk askeri Kore’de komünizme karşı savaştı, bunun karşılığında Türkiye ABD öncülüğünde kurulan bir güvenlik ittifakı olan NATO’ya (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü) katıldı.

    Amerika 2. Dünya Savaşı bitmeden atom bombası yaptı. Sovyetler bir süre sonra onu izledi. Geniş kalabalıklara refah sağlamak ve gerçek tüketim toplumları yaratıp bunları ayakta tutmak konusunda Batı Bloku daha başarılı oldu.

    Bilim ve Mühendislik galip geldi

    Ekonomik, siyasi ve askeri güç, 2. Dünya Savaşı’na kadar Büyük Britanya dahil Kıta Avrupası’ndaydı. Bu güç birikiminin arkasında ise bilimsel ve mühendislik birikimleri yatıyordu. O döneme ve dağıtılan Nobel ödüllerine baktığınızda bunu görürsünüz. Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte, Yahudi bilimciler güvende hissedecekleri başka ülkelere kaçtılar. Bir bölümü Türkiye’ye de geldi. Kaçan bilimcilerin aslan payını ise Amerikan üniversiteleri aldı.

    2. Dünya Savaşı bittiğinde Sovyetler ile Amerika arasında Alman savaş endüstrisini ayakta tutan bilimci ve mühendisleri kapma yarışı başladı. Savaştan sonra “bit”lerle çalışan bilgisayarlar yapılmaya başlandı. Başlarda “main frame”, “terminal”ler; kendi başına hiçbir işlem gücü olmayan, basitçe ana makineye veri girişinde kullanılan aletlerdi. Bu arada ben de bir Stanford Üniversitesi seyahati yapmıştım. 1980lerin başında IBM’in ilk masa üstü bilgisayarıyla tanışmıştım. İsmet Berkan’ın şöyle bir görüşü var: “Kişisel bilgisayarların tek başına Soğuk Savaş’ın sonunu getirdiğini ve Sovyet Birliği’ne diz çöktürdüğünü söylemiyorum ama kişisel bilgisayarların ortaya çıkmasını sağlayan ekosistemin varlığı bu savaşı kazandı. O ekosistem ise bilim-sermaye ilişkisiydi.” Ben de bu görüşe katlıyorum.

    Kitaptaki soru şöyle: Soğuk Savaş bitince tarihin ilerlemesi de bitti mi?

    Cevabı şöyle: Sovyetler Birliği, 1990 yılında bir askerî darbe ve ona direnen geniş sokak hareketleri sayesinde birkaç gün içinde sona erince aslında zaten bilinen ama bizim göremediğimiz kehanet gerçekleşti. Kehanet demişken, rahmetli, büyük dayım Komünizmle Mücadele dernekleri kurucusuydu ve zaten heyecanlı ve hakperest bir adamdı. Komünizm gelir diye hakikaten endişe ederdi. Bir gün bunu Sami Efendi’ye (*) danışmış. O da “Bir kızıl rüzgar eser, yetmiş sene sürer” hadisini hatırlatmış. O vakit pek anlaşılamamış ne dediği, ben haberlerde, “70 sene süren SSCB’nin çöküşü” diye okuyunca hatırlamıştım bunu.

    “Tarihin sonu” fikri Fukuyama’ya değil 19. yüzyılın büyük Alman düşünürlerinden Hegel’e ait. Uygar dünya benzer bir ekonomik-siyasi-toplumsal seviyeye gelince Hegel’e göre tarihi ileri taşıyan motor duracak, ondan sonra insanlar bu ideal toplumda sonsuza kadar mutlu mesut yaşayacaklardı. Fukuyama, komünizmin sona erip liberal demokrasilerin zafer elde etmesiyle Hegel’in söylediği “tarihin sonu”nun gerçekleşip gerçekleşmediğini merak ediyordu.

    Samuel Huntington “medeniyetler çatışması” teziyle ortaya çıktı. Büyük ideolojik çatışmalar sona ermişti ama yerine İslam medeniyetiyle Yahudi-Hristiyan medeniyeti arasındaki çatışma gelmişti. Artık “Yeşil Hilal” (**) projesinin hiçbir anlamı kalmamıştı. Bu bizde ordu, yurtsever ve milliyetçilerin daha sonra İslamcıları da yanlarına alarak Doğu’ya ve sonra kendi içlerine dönmelerine sebep oldu. Sanki S400/F35 çekişmesi, İHA – TOGG başarılarını tetikleyen bunlar olmuştu. Neyse sonra BOP (***) ile bu sorun çözülmeye çalışıldı. Ama Batı’nın da kafası karışıktı. Artık önlerinde Lozan’ın ekindeki taahhütlerine aldırmayan “aktif” bir Türkiye, bölgesel güç olmuş bir İran, karmakarışık bir Orta Doğu ve ikide bir acımasız, zamansız saldırıları ile söz dinlemez bir İsrail vardı. Ve Batı’da uzun süren bir barış ve refah döneminin ardından gelen Rusya dahil popülist, milliyetçi eğilimler iktidarda veya ortaktılar.

    ‘Kitap daha sonraki bölümde bugüne geliyor yani Bilgi Çağ’ına’

    İnsanlık daha önce iki kez üretim ilişkilerinin kökünden değiştiğine tanıklık etti. Bunlardan birincisi Neolitik Devrim ve Tarım Devrimi diye adlandırılan büyük değişimdi. Önceki yazılarda da vurgulandı, insanların avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik düzene geçmesi o güne kadarki dünyayı da, insanı da değiştirdi. Tarıma geçişle birlikte o güne kadar var olmayan kurumlar ve düşünceler ortaya çıktı, hukuktan vergiye, savaştan dini inanca kadar. Ve bu arada ciddi bir nüfus patlaması da yaşandı.

    Tarım Devrimi’nden kabaca 12-13 bin yıl sonra, günümüzden ise 250 yıl kadar önce bu sefer adına “Sanayi Devrimi” denen devrim geldi. Temelde üretimin makineler eliyle yapılması anlamına geliyordu Sanayi Devrimi; tabii bir de makinelerle yapılan üretimin birilerine satılması. Yani kapitalizm bu devrimin kaçınılmaz tamamlayıcısıydı. Onu demokrasi ve demokratik değerler, bu kitapta anlatmaya çalıştığım diğer ideolojiler ve sosyal değişimler izledi. Sanayi Devrimi yüzünden de dünya üzerinde ciddi bir nüfus patlaması yaşandı; bugün dünya nüfusu 8 milyarı zorlar durumda, uzmanlara göre 9-10 milyar civarına kadar yükselecek dünya nüfusu.

    Daha sonra kitapta bir yanılgı da şöyle ortaya konuyor:

    Yeni devrimin adı “Bilgi Devrimi” veya “Bilgi Çağı Devrimi”. Artık Bilgi Çağı’ndayız çünkü bundan böyle her şeyi bilgiyle ölçeceğiz. Bilgi Çağı’nı geçmişten ayıran ve bu çağa “Bilgi Çağı Devrimi” adını veren unsurlardan biri bu: Artık telefon üretip satmıyoruz, bilgi üretiyor, onu çoğaltıyor ve satıyoruz. Ticareti yapılan şeyin cebinizde taşıdığınız telefon olduğunu ve onu üretmeyi marifet sanıyorsanız, siz hala Sanayi Çağı’nda yaşıyorsunuz.

    Henry Ford’un üretim hattı aslında tasarım ve algoritma denen iki şeyi ön plana çıkartmıştı. Standartlaşmayı sağlamıştı Ford. Yani otomobili bilgiye dönüştürmüştü. Algoritma, basitçe bir şeylerin yapılma sırası ve düzeni anlamına gelen bir kelime.

    Alan Turing bilgisayarın atasını yaptı. Bu makineyi yaparken ister istemez bilgisayar programlama dili yaratmak zorunda kaldı, bilgisayar programlamanın matematiksel teorisini kurdu. Bugün hâlâ o teoriyi kullanıyoruz: Amacı ve hedefi belirli bir işlemi belli bir sıraya göre yapmak olan şeyler. Bir çeşit hesap makinesi. Siz ona bir tarafından bir bilgi giriyor, o bilgiyi ne şekilde işlemesi gerektiğine dair bir algoritma yazıyorsunuz (veya hazır yazılmışını alıyorsunuz) ve öbür taraftan da o bilgiden üretilmiş yeni bilgi çıkıyor. Bulaşık makinesi, çamaşır makinesi, sıcaklığı kontrollü fırın gibi şeyler evlerimize giren ilk robotlar oldu.

    Aynı anda dünya üzerinde belki milyarlarca insana hizmet sunan bir harita/seyrüsefer sistemi neden ve nasıl ücretsizdir, hiç düşündünüz mü? Sizin günün hangi saatinde, nerede olduğunuza ilişkin bilgi veya veri, sizinle ilgili en değerli verilerden biri. Bu veri milyarlarcamız için yıllardır birikip duruyor. Google gibi dev veri şirketleri, bu veriyi bizim hakkımızda topladığı diğer verilerle eşleştiriyor ve karşısına bizim hakkımızda mükemmel bir profil çıkıyor.

    Tam burada ikinci büyük aşamaya, yapay zeka uygulamalarına geliyoruz. Bir insan doğduktan ancak 25-26 yıl sonra yüksek bilgi gerektiren bir yerde çalışmaya “hazır” oluyor. Sonraki yılları ise hem bilgisini sürekli yenilemekle hem de tecrübe kazanmakla geçiyor.

    Yapay zeka şirketi DeepMind’ın geliştirdiği ve Go oyunu oynayan yapay zekâ programının neredeyse bütün ömrünü bu oyuna adamış, dünya şampiyonu bir oyuncuyu yenecek kadar Go oyununu öğrenmesi ise sadece bir gece sürdü. Benzer bir durum satrançta da var.

    Big data yani büyük veri ise her birimiz için ayrı ayrı biriktikçe, hepimizin türlü çeşitli davranışları önceden tahmin edilebilir hale geliyor.

    Bilgi Çağı Devrimi’nin kaçınılmaz biçimde getirdiği toplumsal değişimlerin en önemlisi bütün nüfusun eğitimden geçmesi gerekiyor artık. Dolayısıyla geleceğin dünyasında sadece eğitimli olmak da yetmeyecek, insanlar tarafından yapılması zorunlu bir iş hakkında eğitimli ve becerili olmak da gerekecek. Doktorluk ve avukatlığın pek çok alanı büyük bir hızla “insana özgü” olmaktan çıkıyor bugünlerde.

    Bir tarih felsefecisi şöyle diyor: “Gelecekte işe yaramazlar sınıfı ortaya çıkacak. Bugünlerde tarihte görülmediği kadar büyük göç akımları yaşanıyor. Sadece iklim yüzünden değil, ekonomik sebeplerle ve savaşlar yüzünden yaşama alanlarının kalmadığını düşünen fakir ülke insanları, görece daha zengin bölgelere doğru gitmek istiyorlar.”

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • CHP’nin açılışı şov çıktı!

    CHP’nin açılışı şov çıktı!

    CHP Genel Başkanı Özgür Özel, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve beraberinde ki 81 İl Başkanı ile birlikte açılışına katıldıkları Büyükdere Atatürk Fidanlığının, henüz açılışa hazır olmadığı ve girişlerin yasak olduğu öğrenildi.

    CHP Genel Başkanı Özgür Özel, Genel Başkan sıfatıyla ilk kez bir açılışa katıldı. İstanbul Sarıyer’de bulunan Büyükdere Atatürk Fidanlığı açılışına Özgür Özel ile birlikte Ekrem İmamoğlu ve CHP’nin 81 İlde bulunan İl Başkanları katıldı. Partililerin yoğun ilgi gösterdiği törenin aslında tamamlanmayan bir projenin açılışı olduğu öğrenildi. Geçmişte “Temel atmama töreni” gibi skandallara imza atan CHP’nin bu sefer ki açılışının da reklam olduğu anlaşıldı.

    Açılışta konuşan Özgür Özel; “Bir yer açacaktık, bir hizmet binası olabilirdi, her şey olabilirdi. O kadar gönlüme göre oldu ki açacağımız yer Atatürk’ten emanet. Adında Atatürk var. Açacağımız yer, öyle beton değil bir fidanlık.” Dedi. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ise yaptığı konuşmasında “Cumhuriyet bize ne öğrettiyse, Atatürk bize ne öğrettiyse, tam da onun başöğretmenliğine layık öğrenciler olarak onları yapıyoruz.”



    AÇILIŞ YAPILDI ANCAK GİRİŞLER YASAK!

    Açılışı yapılan Büyükdere Atatürk Fidanlığına giden vatandaşların önüne güvenlik engeli çıktı. Açılışı yapılan projeyi yerinde görmek isteyen vatandaşlar fidanlığa gitti ancak, çalışmaların devam ettiği ve projenin tamamlanmadığı bilgisiyle karşılaştılar. Fidanlığın tamamen çamur ve bataklık olduğu öğrenilirken, alanda çok sayıda ağacın kökünden kesildiği öğrenildi.

     

    Kaynak: Haber7.com

  • Açılışını İmamoğlu yaptı, vatandaşın girmesi yasaklandı

    Açılışını İmamoğlu yaptı, vatandaşın girmesi yasaklandı

    Sarıyer’de bulunan CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu tarafından törenle açılan Büyükdere Atatürk Fidanlığı Parkı çalışmalar devam ettiği gerekçesi ile vatandaşa kapatıldı.

    İMAMOĞLU YENİDEN AÇTI

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla 1928 yılında kurulan, 1997’ye kadar faaliyetlerini sürdüren, Büyükdere Fidanlığı ve Bahçıvanlık Okulu açılışı CHP Genel Başkanı Özgür Özel, CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, eşi Dr. Dilek Kaya İmamoğlu, CHP’nin parti toplantısı için İstanbul’da bulunan 80 il başkanı, milletvekilleri, belediye başkanları, siyasi parti temsilcileri, KİPTAŞ Yönetim Kurulu Başkanı Ertan Yıldız, KİPTAŞ Genel Müdürü Ali Kurt ve vatandaşların katılımıyla yeniden açıldı.

    AÇILMASIYLA KAPANMASI BİR OLDU

    CHP Genel Başkanı Özgür Özel, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç tarafından törenle açılan Büyükdere Atatürk Fidanlığı Parkı açılıştan sonra çalışmalar devam ediliyor diyerek ziyarete kapatıldı.

    Çalışmalar tamamlanmadan açılışı yapılan parka vatandaşlar gezmek için giremedi.

    ATATÜRK’ÜN EMRİYLE KURULMUŞTU

    Tamamlanmadan açılışı yapılan Büyükdere Atatürk Fidanlığı’nın 180 bin metrekare yeşil alan, toplamda 250 bin metrekarelik bir alanı bulunuyor.

    Atatürk’ün emriyle 1928 yılında kurulan Büyükdere Fidanlığı, Türkiye’nin ilk meyve bahçesi ve fidanlığı olma niteliği de taşıyor. Bu fidanlık, İstanbul’un ağaçlandırma çalışmalarına büyük katkılar sunmuştu o dönemde. Yurt içinden ve yurt dışından getirilen meyve türleri üzerinde, burada ıslah çalışmaları yapılıp üretilen meyve fidanları halka dağıtılıyordu.

    Daha sonra 1936 yılında, Meyve Bahçıvanı Yetiştirme Yurdu burada açıldı. Yeniden düzenlenen Fidanlıkta Anı Köşesi, İSMEK, Beltur, İstanbul Vakfı, Kütüphane, İş Sanat ve Çocuk Atölyesi ile Bahçıvanlık Okulu yer aldı.

    KAYNAK: SABAH

    Kaynak: Haber7.com

  • Atatürk’ün, ‘Kürtlere özerklik’ ve ‘Devletin dini olacak mı’ sorularına cevabı

    Cumhuriyet gazetesi yazarı Alev Coşkun, 100 yıl önce yapılan İzmit Basın Toplantısında Atatürk’e yöneltilen sorulara verdiği cevapları dönemin basınından aktardı.

    Coşkun, “Devletin dini olacak mı”, “Başkent neresi olacak”, “Kürtlere özerklik verilecek mi” gibi sorulara Atatürk’ün nasıl cevap verdiğini dönemin gazetecilerinin kaleminden köşesine taşıdı.

    5 BUÇUK SAAT SÜREN TOPLANTI

    Coşkun’un Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bugünkü yazısından önemli bölümler;

    16 Ocak 1923’te saat 21.30’da başlayıp sabaha karşı 03.00’e kadar süren bu toplantıda Atatürk’e çok yakıcı sorular soruldu ve Atatürk’ün yanıtları da çok kapsamlı ve önemliydi. Toplantıya İstanbul’da yayımlanan önemli gazetelerin başyazarları katıldı.
    Atatürk, Batı Anadolu’daki askeri birlikleri denetlemek ve halkla görüşmek amacıyla 14 Ocak 1923’te yurt gezisine çıkmış ve 16 Ocak 1923 tarihinde İzmit’te gazetecilerle buluşmuştu.

    Bu toplantıda ayrıca “Devletin dini olacak mı”, “Başkent neresi olacak”, “Kürtlere özerklik verilecek mi” gibi hassas sorular da sorulmuş, Atatürk de bunlara açık yanıtlar vermiştir.

    KÜRTLERE ÖZERKLİK

    Kürt azınlığa özerklik verilmesi konusu daha sonraları tartışma konusu yapılmış, Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı’nda Kürtlere özerklik verilmesini kabul ettiği belirtilmiştir. Oysa işin esası şöyledir: Vakit gazetesi başyazarı Ahmet Emin (Yalman), “Kürt meselesine temas buyurmuştunuz. Kürtlük meselesi nedir? Bir iç sorun olarak temas buyurursanız çok iyi olur” diye bir soru sordu.

    Atatürk’ün yanıtı şöyledir: “Kürt meselesi; bizim yani Türklerin menfaatına olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır ortaya çıkmıştır ki Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi yok etmek lazımdır.

    Örneğin, Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a, Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de göz önüne almak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, Teşkilatı Esasiye Kanunu (Anayasa) gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın (sancak) topluluğu (yerel halkı) Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar (özerk) olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun çıkarmaları daima söz konusudur.

    ‘AYRI BİR SINIR ÇİZMEYE KALKIŞMAK DOĞRU OLMAZ’

    Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlarını ve geleceklerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu müşterek (ortak) bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz.”

    ‘DEVLETİN DİNİ OLACAK MI’ SORUSUNA ATATÜRK’TEN YANIT

    İzmit Basın Toplantısı’nda İleri gazetesi yazarı Kılıçzade Hakkı Bey, “Yeni hükümet bir din ile bağlı olacak mı” diye bir soru yöneltmiş, Mustafa Kemal de buna karşılık “Edecek mi, etmeyecek mi bilmem. Bugün mevcut olan kanunlarda aksine bir şey yoktur. Millet dinsiz değildir, dine bağlıdır. Dini de İslamdır. Dini reddedecek ortada bir sebep yoktur” karşılığını vermişti.

    ‘DİN VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNE SAYGI GÖSTERMEK…’

    İzmit Basın Toplantısı’nda Mustafa Kemal’in karargâh subaylarından “refakat subayı” olarak hazır bulunmuş olan Mahmut Soydan, bu konuşma ile ilgili olarak altı yıl sonra, 17 Aralık 1929 tarihli Milliyet gazetesinde bir değerlendirme yaptı.

    Dikkat edileceği gibi Mustafa Kemal, “Devletin dini olmaz” demiyor, “Dini reddedecek bir sebep yoktur” diyor.

    Atatürk daha sonra bu soru ile ilgili olarak şunları söylemiştir: “Açıkça söyleyeyim ki bu soruyla karşılaşmayı hiç istemiyordum. Çünkü pek kısa olması gereken karşılığın o günkü koşullar içinde ağzımdan çıkmasını henüz istemiyordum. Vatandaşlar arasında çeşitli dinlerden topluluklar bulunan ve her dinden olanlar için adaletli ve eşit işlemler yapmak ve mahkemelerinde adaleti kendi uyruğuna ve yabancılara eşit olarak uygulamakla yükümlü olan bir hükümet, din ve düşünce özgürlüğüne saygı göstermek zorundadır. Hükümetin bu doğal niteliğini, şüpheli anlam çıkmasına yol açacak niteliklerle sınırlamak elbette doğru değildir.”

    ‘TÜRKİYE DEVLETİ’NİN DINI, İSLAMDIR’ CÜMLESİ

    “Türkiye Devleti’nin resmi dili Türkçedir” dediğimiz zaman bunu herkes anlar. Hükümetle yapılacak resmi işlerde Türk dilinin kullanılması gereğini herkes doğal bulur. Ama “Türkiye Devleti’nin dini, İslamdır” cümlesinin elbette açıklanması ve yorumlanması gerekir.

    MİLLİYET GAZETESİ BAŞYAZARI MAHMUT SOYDAN’IN GÖZLEMİ

    İzmit Basın Toplantısı ile ilgili 17 Aralık 1929 tarihli Milliyet gazetesinde gözlemlerini şöyle anlatmaktadır: “Bu konuşmaları, salonun bir köşesine çekilmiş sessizce takip ediyordum. Gazi Hazretleri’nin Kılıçzade Hakkı Bey’e verdikleri cevaplarla yakından bildiğim asıl düşünceler arasında tam bir uygunluk yoktu. Görüşmeler bittikten, misafirler gittikten sonra bunu bizzat kendileri de belirttiler. Bu tarihten dört sene sonra Gazi Hazretleri, partide yaptıkları uzun ve tarihi nutuklarında İzmit’teki görüşmeyi hatırladılar ve olayı şu biçimde parti azasına anlattılar…”

    ATATÜRK: ‘HÜKÜMETİN DİNİ OLAMAZ DİYEMEDİM’

    Atatürk yıllar sonra duruma açıklık getiriyor:

    “Gazetecinin sorusuna karşı “Hükümet dini olamaz” diyemedim; tersini söyledim: “Vardır efendim, İslam dinidir” dedim. Ama hemen “İslam dininde düşünce özgürlüğü vardır” diye sözlerimi açıklamak ve yorumlamak gereğini duydum. Demek istedim ki hükümet, düşünce ve inançlara saygı göstermekle bağlı ve yükümlüdür.

    Gazeteci, verdiğim karşılığı elbette akla yatkın bulmadı ki yeniden şöyle bir soru sordu: “Yani hükümet bir dine bağlı olacak mı?”

    “Olacak mı, olmayacak mı bilmem” dedim. İşi kapatmak istedim. Ama kapatamadım. “Öyleyse” dediler ve yeni sorular sordular. O gün İzmit’te bu konuda gazetecilerle daha çok konuşmayı uygun bulmadım.Atatürk yıllar sonra duruma açıklık getiriyor:

    “Gazetecinin sorusuna karşı “Hükümet dini olamaz” diyemedim; tersini söyledim: “Vardır efendim, İslam dinidir” dedim. Ama hemen “İslam dininde düşünce özgürlüğü vardır” diye sözlerimi açıklamak ve yorumlamak gereğini duydum. Demek istedim ki hükümet, düşünce ve inançlara saygı göstermekle bağlı ve yükümlüdür.

    Gazeteci, verdiğim karşılığı elbette akla yatkın bulmadı ki yeniden şöyle bir soru sordu: “Yani hükümet bir dine bağlı olacak mı?”

    “Olacak mı, olmayacak mı bilmem” dedim. İşi kapatmak istedim. Ama kapatamadım. “Öyleyse” dediler ve yeni sorular sordular. O gün İzmit’te bu konuda gazetecilerle daha çok konuşmayı uygun bulmadım.

    Cumhuriyet

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com