Etiket: İslam

  • Murat Ülker yazdı: Türkiye’nin yol arayışları ve bilgi çağı

    Murat Ülker yazdı: Türkiye’nin yol arayışları ve bilgi çağı

    Kişisel internet sitesinde yayımladığı yazılarıyla dikkat çeken Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi, Pladis ve GODIVA Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker, “Türkiye’nin Yol Arayışları ve Bilgi Çağı” başlıklı yeni yazısıyla İsmet Berkan’ın ‘İnsan uygarlığının kısa tarihi’ adlı kitabına dair yeni incelemesini okurlarıyla paylaştı.

    Ülker, yazısında şu ifadelere yer verdi;

    Türkiye’nin Yol Arayışları ve Bilgi Çağı

    İnsan Uygarlığının kısa tarihi (*) kitabına iki hafta ara vermiştim. Bu hafta kaldığım yerden devam ediyorum. Kitabın Türkiye bölümüne geliyoruz. Bakalım Türkiye Tarzı siyaset neymiş hep birlikte geçmişe bir dönelim. Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesinin kurucu metin olduğu söylenir. Tarzlar şunlar: Osmanlıcılar, İslamcılar, Türkçüler…

    “Bir kısmı Osmanlıcılık‘ı savunuyor; çok dinli ve etnikli bir imparatorluk olan Osmanlı’nın bütün dini ve etnik kökenleri “Osmanlılık” ortak kimliği altında toplamadıkça kurtulamayacağını söylüyorlar. Bir başka grup, İslamcılık’ı savunuyor. Onlara göre Osmanlı için yapıştırıcı unsur İslam dini ve yönetimde din kurallarından uzaklaşıldığı için bu gerileme yaşanıyor. Ve son olarak Türkçüler var. Akçura kendisi de bu görüşte ve imparatorluğun ancak Türklük etnik kimliğine sahip çıkılarak kurtarılabileceği inancında” deniyor kitapta.

    Daha sonra da kapitalist Batı ile komünist Doğu arasında Soğuk Savaş dönemi diye adlandırılan dönemde yaşananlara dönülüyor, bir tür paralel tarih yazımı yapılıyor. Ve Soğuk Savaş döneminin sonunda bize Bilgi Çağı Devrimi’ni yaşatan şartlar ortaya konuyor.

    Bakalım kitap bu konularda ayrıntılı olarak neler diyor, benim eklemelerim neler, hem Türkiye yolunu bulabilmiş mi, hem daha sonra ne olmuş hep birlikte aşağıda okuyalım…

    (*)Berkan, İ.(2023). İnsanlığın Kısa Tarihi, The Kitap Yayınları, ss.256.

    ‘Geldik kitabın Türkiye bölümüne’

    Türkiye’nin Yol Arayışları isimli bölümde Berkan, Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” isimli kitabından esinlenerek “Türkiye’de iki tarz-ı siyaset” diyor ve konuya giriş yapıyor:

    1876’da Moskova’nın doğusundaki Ulyanovskda doğan Yusuf Akçura, “Türkçülük“ siyasi fikrinin kurucu teorisyeni kabul edilir. 1904 yılında Kahire’de çıkan Türk adlı bir dergide yayımladığı “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı uzun makalesi kurucu bir metindir. Akçura’ya göre Osmanlı aydınları devletin nasıl kurtarılacağı konusunda üçe bölünmüş durumdalar:

    Bir kısmı Osmanlıcılık‘ı savunuyor; çok dinli ve etnikli bir imparatorluk olan Osmanlı’nın bütün dinî ve etnik kökenleri “Osmanlılık” ortak kimliği altında toplamadıkça kurtulamayacağını söylüyorlar. Bir başka grup, İslamcılık’ı savunuyor. Onlara göre Osmanlı için yapıştırıcı unsur İslam dini ve yönetimde din kurallarından uzaklaşıldığı için bu gerileme yaşanıyor. Ve son olarak Türkçüler var. Akçura kendisi de bu görüşte ve imparatorluğun ancak Türklük etnik kimliğine sahip çıkılarak kurtarılabileceği inancında.

    Romantik bir fantezi olan Osmanlıcılık fikri kısa zamanda ortadan kalktı. Bu görüş halk arasında hiçbir zaman yaygınlık kazanamadı. Atatürk Türkçüydü, modernleşmeciydi. Kapitalizmi Türkiye’de kurmak ve feodal ilişkilerden modern tarıma geçmek Atatürk’ün öncelikleriydi.

    Daha Cumhuriyet kurulmadan İzmir’de bir iktisat kongresi toplamak ve bu kongreden “liberal ekonomiye ağırlık verme” kararı çıkartmak öyle tesadüfen olmuş şeyler değil. Lozan’da kapitülasyonların kaldırılması başarıldı, ama genç ve fakir Cumhuriyet Osmanlı’nın mali borçlarını üstlenmek zorunda kaldı. Genç cumhuriyet, ortada kapitalizmi kuracak yeterli bir kapitalist sınıf olmadığı, yani sermaye birikimi bulunmadığı için kısa süre içinde bazı endüstrileri kendisinin kurduğu devlet kapitalizmi modeline yöneldi.

    Türkiye’de 1940ların sonlarına kadar toplam sanayi yatırımlarının yarıdan fazlasını devlet yapıyordu; bu eğilim ancak 1952 yılından itibaren terse döndü, özel sektör yatırım harcamaları o yıldan itibaren devleti geride bırakmaya başladı. Yani Türkiye’de yerli ve milli bir sermaye sınıfının oluşmasını sağlamak fakir ve genç Cumhuriyet’in 30 yılını aldı.

    Kitaba göre: ”Atatürk’ün yönetimi bir hayli otoriter, hatta zaman zaman diktatörlük seviyesine varan bir yönetimdi. Atatürk’ün kendisi Aydınlanma’nın düşünürlerinden etkilenmiş, modernist felsefeyi içselleştirmiş bir insandı. Sosyal Darwinizm’i savunan kimi düşünür ve yazarlardan etkilendiği, hatta bir dönem insanların kafataslarından onların ırksal kökenini çıkartmayı ve üstün olan ile aşağı olan ırkları ayırmayı “bilimsel bir yöntem” olarak öneren düşüncelere kapıldığı da oldu. Türklerin üstün Aryan ırka mensup olduklarını kanıtlamak için yoğun kafatası ölçümleri yapıldı Türkiye’de. Ama Atatürk, bu düşüncelerin hiçbirini, pozitivizmi içselleştirdiği gibi içselleştirmedi.”

    İlk sosyoloğumuz Ziya Gökalp’in iki büyük eserinden sırasıyla birincisi, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak adını taşır. Muasır, yani çağdaş olmak. İkincisi ise Türkçülüğün Esasları’ydı ki, Atatürk’ü esas etkileyen eser buydu.

    Kurtuluş Savaşı’nı yapan 1. Meclis çok sesliydi. Atatürk, Başkumandanlık yetkisini istediğinde, Meclis’te çok hararetli tartışmalar yaşandı; Bazı milletvekilleri Atatürk’ü diktatör olmaya çalışmakla suçladı. Ama bu Meclis’i izleyen ikinci Meclis o kadar da çok sesli değildi. İlk Meclis’in “muhalefet grubu” kabul edilen “ikinci grup” Meclis’e giremedi.

    Atatürk, Lozan Barış Anlaşması’nın Meclis’te reddedilmesinden çekiniyordu.

    Lozan Anlaşması’nı beğenmeyen milletvekilleri vardı, başta da Başbakan Rauf Orbay geliyordu. Atatürk bastırdı, Lozan Meclis’ten geçti ama ardından bir hükümet bunalımı doğdu. Açıkçası Atatürk de bu hükümet bunalımını fırsat bildi, 29 Ekim’de Cumhuriyet’in ilanı için gereken anayasa değişikliğini 2. Meclis’e yaptırdı.

    Cumhuriyet’i ilan eden anayasa değişikliği oylamasına 138 milletvekili katıldı ve Cumhuriyet, katılan milletvekillerinin oy birliğiyle kabul edildi. Ardından Cumhurbaşkanı seçimi yapıldı, bu kez 157 üye katıldı ve Atatürk oy birliğiyle seçildi. Yani en azından 19 milletvekili Cumhuriyet’in ilanı oylamasına katılmadı.

    Yine de Meclis’teki iki oylamada çıkan fark, Türkiye’de çok sesliliğin ve aynı anda birden fazla siyasi görüşün bir arada bulunmasının önemli kanıtlarından biri sayılmalıdır. Atatürk’e karşı bir muhalefet hep vardı ve ama o muhalefet sadece İslamcı bir anlayıştan mı kaynaklanıyordu? Ben bundan emin değilim.

    Daha önceki Meclis’te yer alan “ikinci grup” sadece İslamcı düşünce akımının temsilcilerinden oluşuyordu (acaba öyle miydi?); Bu grubun tasfiyesi sonrası Atatürk tarafından oluşturulan Müdafa-i Hukuk Grubu içinde de hilafetin sürmesi ve Halife’nin “devlet başkanı” olması gerektiğini düşünenler vardı. Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk’le birlikte omuz omuza yapmışlardı ama Türklük-İslamlık meselesinde İslamlıkları ağır basıyordu.

    Atatürk ve Türkçülük akımı zaman içinde muhalefeti olmayan, dikensiz gül bahçesi niteliğinde bir Meclise kavuştu. Atatürk Devrimleri dediğimiz müthiş dönüşüm o dönemde yaşandı.

    Devrimler döneminde İslamcılık “gericilik” olarak tanımlandı. İslam moderni tamamen mi reddediyordu? Rejimin ve Atatürk’ün bütün muhalifleri gerici (İslamcı) olarak nitelendi. Bu yaftalama ve içeride halkın bir bölümünü “rejim düşmanı” veya “gayrimilli” görme eğilimi, maalesef etkilerini 21. yüzyılda bile yaşadığımız bir büyük siyasi bölünmeye, bölünmüş bir topluma yol açtı.

    Bugün güneydoğu sınırımızda ve hatta yurt içindeki terör meselesi hala çözülmemiş tam tersine nesiller boyu süregelen ve dış destekli bir konuma gelmiştir. Keza toplumda yine üstü örtülü bir mezhepçilik meselesi (şii – alevi kimlerdir, neyi kapsar, ne isterler) göz ardı edilen bir konudur. Şimdi bir de yurt dışında da faaliyete devam eden fetö diasporası var.

    Aynı Atatürk, yurt dışında, özellikle de Batıda bir “diktatör” olarak görüldüğünün farkındaydı. Bu görüntüyü yıkmak amacıyla yakın arkadaşı Fethi Okyar’dan bir muhalefet partisi kurmasını istedi. Serbest Cumhuriyet Fırkası adını alan bu parti çok büyük ilgi gördü, kurulunca katıldığı bir yerel seçimde büyük başarı elde etti. Ama parti uzun ömürlü olmadı; Atatürk’le açık çekişmeye girmemek için kendi kendini feshetti.

    Atatürk’ün 1938deki ölümünün ardından İsmet İnönü ikinci cumhurbaşkanı olarak seçildi ve kısa süre sonra “Milli Şef” adını aldı. 1950 senesinin 14 Mayıs’ında yapılan Cumhuriyet’in ilk çok partili gerçek serbest seçiminde CHP iktidarını yine kendi içinden çıkan Demokrat Parti’ye kaybetti.

    İktidara gelen düşünce rejim düşmanı değildi, Cumhuriyet’le bir derdi yoktu, hilafeti geri getirmek gibi bir düşünce marjinal olarak bile gündeme gelmiyordu, kapitalizmi benimsemeye ise dünden hazırdı. İktidara gelen yeni elitler değil ama onlara oy veren geniş kalabalıklar modernizmin sert uygulanma biçimlerine karşı endişeli olan, kendi kültürünü ve inancını kaybetmemek isteyenlerden oluşuyordu. Ama DP daima rejimin yanında yer alarak gericiliğe (ticanilik) karşı kanuni önlem bile almıştı. Atatürk’ü koruma kanununu çıkarmıştı.

    DP seçimlerde art arda elde ettiği başarıya güvenerek çok partili dönemde baskın bir parti iktidarı kurmaya yöneldi. 27 Mayıs 1960da ordu içinde örgütlenmiş bir cunta darbeyi gerçekleştirdi. Darbeciler üç yıl gibi kısa bir süre içinde yeniden demokratik yönetime döndülerse bile sistemde çok büyük iki hasar bıraktılar. Birincisi, idamlar, onarılması olanaksız bir yara açtı. İkinci büyük hasar ise, rejimin içinde “bekçi”ler konulmasıyla yaratıldı. Rejim bekçileri yargıçlar ve adli sistem, en tepesinde de Anayasa Mahkemesi. Milli Birlik Komitesi üyeleri de, “doğal senatör” olarak Senato’da grup oluşturdu. Son olarak Türk Silahlı Kuvvetleri adı konmamış bir “veli” ve “vasi” olarak sistemin içine entegre edildi, tekrar “yoldan çıkılırsa” ordu oradaydı ve yeniden sisteme müdahale edilecekti.

    1960 devriminde dikilen elbise ülkemize uymadı ve anayasa değişiklikleri tüm yakın tarihimizde süregeldi. Türkiye Cumhuriyeti adeta hisselerin çoğunluğu orduya ait bir aile şirketine benzetiliyordu.

    Nitekim ordu müdahale etti de: Önce 1971’de Demokrat Parti’nin devamı niteliğindeki Adalet Partisi iktidarına karşı bir darbe yaptı, hükümeti düşürdü. Sonra 12 Eylül 1980’de bu sefer bir kez daha sisteme topyekûn el koydu, anayasal sistem dahil her şeyi sil baştan yeniledi. Bunlar hep, Atatürk adına hareket ettiğini, “Atatürk Devrimleri”ni korumayı ve daha ileri götürmeyi amaçladığını iddia eden ama demokratik seçimler yoluyla iktidara gelemeyen kesimlerin karşılarındaki “gericilere” karşı müdahaleleriydi. Oysa darbelerle iktidardan uzaklaştırılanlar kendilerini “gerici” olarak görmek bir yana, Türkiye’nin modernleşmeci gücü olarak görüyorlardı ve tabii ki öyleydi. Zira genç cumhuriyette vatandaşlara verilen demokratik haklar, modernleşme, ekonomik gelişme ve büyüme hep iktidarların eseriydi. Ama onlar oyların ekserisini aldıklarında bunu demokratik görmeyenler vardı. Bu muhalefetin kalibre ve kalitesini düşürdü. Bugünse sanki tüm hissedarlar aynı tarafta toplanmışlar. Ama her nedense ülkemizin cari sorunları baki…

    1969 genel seçiminde Erbakan Konya’dan bağımsız milletvekili adayı oldu. Etrafında İslami cemaatlerden pek çok kişiyi topladı ve “Milli Nizam Partisi” adı altında partileşti.

    Milli Nizam Partisi Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Erbakan ve arkadaşları Milli Selamet Partisi’ni (MSP) kurdular.

    MSP de 12 Eylül askerî darbesi sonrası kapatıldı. 1983’te eski MSP bu kez Refah Partisi adıyla kuruldu. 1995 seçiminden birinci parti olarak çıkıp, 1996’da da iktidar ortağı olunca sistemin eski bekçileri yeniden devreye girdi. “28 Şubat süreci”, önce Refah Partili Başbakan Necmettin Erbakan istifaya zorlandı, ardından Refah Partisi aleyhine kapatma davası açıldı ve parti kapatıldı.

    Geride kalanlar Fazilet Partisi içinde örgütlendiler. Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi isimlerin başını çektiği “yenilikçiler” hareketi, parti içi mücadele başlattılar. Abdullah Gül parti liderliğine aday oldu ama kongreyi az farkla da olsa kaybetti. Rejim Fazilet Partisi aleyhine de kapatma davası açtı. Partinin kapatılmasının ardından yenilikçi grup, Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu ve hala iktidar. Ak Parti kadroları siyasal İslamcılardan oluşuyordu.

    Ama iktidar erkinin her şeyi değiştirmesi gibi Siyasal İslam da bugün aynı manaya gelmiyor. Türkiye’de iktidara gelen partilerin söyledikleri, verdikleri sözler ve parti programları başka başkadır. Her marjinal kesim iktidarın aslında onlardan yana olduğuna inanır ve bekler. Mesela Ak Parti bugün kurucularının gençken arkadaşlarına, çekirdek kitlesine söz verdiklerinin tümünü yapmış olmasına rağmen bunlar, ne parti ne de hükümet programında yer almıyordu. Bu hususta en büyük yanılgıya düşenler sonradan Fetö suçlamasıyla karşılaşan ekip ve destekçileri oldu. Bir büyük badire atlatıldı.

    Yine sosyolojik bir gösterge de ülkemizde sağ ve sol partilerin herhangi bir sebeple akamete uğramasından sonra yeni veya yerine kurulan partilerin isimlerinin manalarını ve hatta kast ettiğini incelemek olacaktır: Mesela Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet, Yeniden Refah olması gibi. Burada İslamcı olmakla suçlanan hatta kapatılan partinin temel görüşü Milli Görüş, ne kadar İslamidir?

    Bir diğer örnek, çeyrek asırdır rejimin kurucu ve tek partisi olan CHP’den ayrılan eşraf ve entelektüellerin kurduğu Demokrat Parti’nin çok partili demokrasi macerası, ne yazık ki aşağılanarak idam ve kapanma ile sonuçlanmış. Yerine kurulan ve iktidara gelen Adalet Partisi adından anlaşıldığı üzere adalet talebiyle kurulmuş ve amblem olarak “demir kır at” kullanmıştır, bu ise okuma yazma dahi bilmeyen kitlelerle “yasak” iletişim için kullanılmış yani onlara mührünü demokrata (ses uyumuyla demirkırata) bas denmiştir.

    Kitap tam burada “Ak Parti iktidarının Cumhuriyet kurulmadan önce başlamış Türkçü-İslamcı bölünmesini görece azaltmış olduğunu belirtiyor ve tekrar Soğuk Savaş döneminde olanlara dönüyor, bir tür paralel tarih yazımı da yapıyor diyebiliriz:

    Stalin ABD ve Britanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırmasından ve savaşı sürdürmesinden çekiniyordu. O yüzden, kendince kapitalist Batı ile Rusya’nın arasına Doğu Almanya, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan gibi ülkeleri bir çeşit güvenlik tamponu olarak koymuştu. Bütün bu Doğu Avrupa ülkelerinde mucizevi biçimlerde komünist devrimler oluverdi savaştan sonra ve hepsi birden Sovyetler Birliği güdümüne girdiler. Macaristan’da 1956’da ve Çekoslovakya’da 1968’de komünist rejim hafiften sorgulanır gibi olduğunda Kızıl Ordu bu iki ülkeyi yeniden işgal etmekten çekinmedi. 1983’te Polonya’da böyle bir Sovyet işgali olmasın diye Polonya ordusu Komünist Parti’ye karşı askerî darbe yaptı.

    Öncülüğünü Amerika’nın yaptığı kapitalist Batı ile öncülüğünü ve patronluğunu Sovyetler Birliği’nin yaptığı komünist Doğu arasında “Soğuk Savaş” başlamıştı. Dünya ikiye bölünmüştü. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Çin’de komünist Mao Zedung’un önderliğinde gerçekleşen devrim ve birkaç yıl sonra Kore Yarımadası’nda başlayan komünist ayaklanma, Soğuk Savaşın sadece Avrupa ile sınırlı kalmadığını gösteren önemli delillerdi.

    Nitekim iki blok arasındaki mücadele, Karayipler’deki Küba’dan Orta ve Güney Amerika ülkelerine, Afrika’dan okyanusun ortasındaki ada ülkelerine kadar her yerdeydi ve açıkçası komünizm yayılıyordu. Bu yayılmada Batı’nın kapitalist ülkelerinin sömürgesi olmaktan kurtulmaya ve bağımsız olmaya çalışan ülkeler öncülük ediyordu. Uzun yıllar Japonya’nın sömürdüğü Kore, eski bir Fransız sömürgesi olan Vietnam, Belçika sömürgesi Kongo ve Angola, bir nevi Amerikan sömürgesi durumundaki Küba ilk akla gelen örnekler. Hepsi de, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra kapitalist ekonomik düzeni ve liberal demokrasiyi değil, komünizmi ve bu isim altında bir çeşit diktatörlüğü benimsemiş ülkeler oldular.

    İki taraf arasında müthiş bir propaganda savaşı da vardı. Batılı ülkelere göre kapitalizm ve demokrasi “özgürlükler düzeni”ydi, komünizm ise kölelik. Komünist bloka göreyse Batıda sömürü düzeni hâkimdi, oysa komünizm altında üretim araçları ortak mülkiyette olduğu için sömürü yoktu, insanca düzen vardı. Bu arada şu komplo teorisini de dillendirmekte yarar var. ABD yani Batı’nın teorisine göre, , Rusya’ya komşu ülkeler aşırı bir tehlike olarak gösterilen komünizm tehdidi karşısında kendi halklarının özgürlüklerini bile kısıtlayarak, koşarak sadık bir Batı müttefiki oluyorlardı. Ama yıllar sonra Perestroika ile ortaya çıkan durumda Rusya’nın zaten himmete muhtaç olduğu ve böyle bir tehdit oluşturmadığını görecektik.

    Daha sonra benzer senaryo Saddam tehdidi ve kimyasal silah tehlikesi ile sahneye konmuş. İkinci Irak Savaşı sonunda bunun gerçek olmadığı anlaşılmış. Fakat başlayan istikrarsızlık süreci hala sürmektedir. Irak, Suriye, Lübnan, İsrail, İran onlarca yıldır süren ve ne zaman biteceği belli olmayan savaşların içine düşmüş; bölge ise fevkalade istikrarsız, ekonomik sorunlarla boğuşan, göçe maruz kalan mutsuz, umutsuz halklarla dolmuştur.

    Türkiye, Sovyetler Birliği’nin Kars ve Ardahan’ı istemesi, Boğazlardan geçiş hakkı talep etmesi ve gerekirse bunları silah zoruyla alacağını ima etmesi üzerine kendini Batı blokuna atıverdi. Türk askeri Kore’de komünizme karşı savaştı, bunun karşılığında Türkiye ABD öncülüğünde kurulan bir güvenlik ittifakı olan NATO’ya (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü) katıldı.

    Amerika 2. Dünya Savaşı bitmeden atom bombası yaptı. Sovyetler bir süre sonra onu izledi. Geniş kalabalıklara refah sağlamak ve gerçek tüketim toplumları yaratıp bunları ayakta tutmak konusunda Batı Bloku daha başarılı oldu.

    Bilim ve Mühendislik galip geldi

    Ekonomik, siyasi ve askeri güç, 2. Dünya Savaşı’na kadar Büyük Britanya dahil Kıta Avrupası’ndaydı. Bu güç birikiminin arkasında ise bilimsel ve mühendislik birikimleri yatıyordu. O döneme ve dağıtılan Nobel ödüllerine baktığınızda bunu görürsünüz. Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte, Yahudi bilimciler güvende hissedecekleri başka ülkelere kaçtılar. Bir bölümü Türkiye’ye de geldi. Kaçan bilimcilerin aslan payını ise Amerikan üniversiteleri aldı.

    2. Dünya Savaşı bittiğinde Sovyetler ile Amerika arasında Alman savaş endüstrisini ayakta tutan bilimci ve mühendisleri kapma yarışı başladı. Savaştan sonra “bit”lerle çalışan bilgisayarlar yapılmaya başlandı. Başlarda “main frame”, “terminal”ler; kendi başına hiçbir işlem gücü olmayan, basitçe ana makineye veri girişinde kullanılan aletlerdi. Bu arada ben de bir Stanford Üniversitesi seyahati yapmıştım. 1980lerin başında IBM’in ilk masa üstü bilgisayarıyla tanışmıştım. İsmet Berkan’ın şöyle bir görüşü var: “Kişisel bilgisayarların tek başına Soğuk Savaş’ın sonunu getirdiğini ve Sovyet Birliği’ne diz çöktürdüğünü söylemiyorum ama kişisel bilgisayarların ortaya çıkmasını sağlayan ekosistemin varlığı bu savaşı kazandı. O ekosistem ise bilim-sermaye ilişkisiydi.” Ben de bu görüşe katlıyorum.

    Kitaptaki soru şöyle: Soğuk Savaş bitince tarihin ilerlemesi de bitti mi?

    Cevabı şöyle: Sovyetler Birliği, 1990 yılında bir askerî darbe ve ona direnen geniş sokak hareketleri sayesinde birkaç gün içinde sona erince aslında zaten bilinen ama bizim göremediğimiz kehanet gerçekleşti. Kehanet demişken, rahmetli, büyük dayım Komünizmle Mücadele dernekleri kurucusuydu ve zaten heyecanlı ve hakperest bir adamdı. Komünizm gelir diye hakikaten endişe ederdi. Bir gün bunu Sami Efendi’ye (*) danışmış. O da “Bir kızıl rüzgar eser, yetmiş sene sürer” hadisini hatırlatmış. O vakit pek anlaşılamamış ne dediği, ben haberlerde, “70 sene süren SSCB’nin çöküşü” diye okuyunca hatırlamıştım bunu.

    “Tarihin sonu” fikri Fukuyama’ya değil 19. yüzyılın büyük Alman düşünürlerinden Hegel’e ait. Uygar dünya benzer bir ekonomik-siyasi-toplumsal seviyeye gelince Hegel’e göre tarihi ileri taşıyan motor duracak, ondan sonra insanlar bu ideal toplumda sonsuza kadar mutlu mesut yaşayacaklardı. Fukuyama, komünizmin sona erip liberal demokrasilerin zafer elde etmesiyle Hegel’in söylediği “tarihin sonu”nun gerçekleşip gerçekleşmediğini merak ediyordu.

    Samuel Huntington “medeniyetler çatışması” teziyle ortaya çıktı. Büyük ideolojik çatışmalar sona ermişti ama yerine İslam medeniyetiyle Yahudi-Hristiyan medeniyeti arasındaki çatışma gelmişti. Artık “Yeşil Hilal” (**) projesinin hiçbir anlamı kalmamıştı. Bu bizde ordu, yurtsever ve milliyetçilerin daha sonra İslamcıları da yanlarına alarak Doğu’ya ve sonra kendi içlerine dönmelerine sebep oldu. Sanki S400/F35 çekişmesi, İHA – TOGG başarılarını tetikleyen bunlar olmuştu. Neyse sonra BOP (***) ile bu sorun çözülmeye çalışıldı. Ama Batı’nın da kafası karışıktı. Artık önlerinde Lozan’ın ekindeki taahhütlerine aldırmayan “aktif” bir Türkiye, bölgesel güç olmuş bir İran, karmakarışık bir Orta Doğu ve ikide bir acımasız, zamansız saldırıları ile söz dinlemez bir İsrail vardı. Ve Batı’da uzun süren bir barış ve refah döneminin ardından gelen Rusya dahil popülist, milliyetçi eğilimler iktidarda veya ortaktılar.

    ‘Kitap daha sonraki bölümde bugüne geliyor yani Bilgi Çağ’ına’

    İnsanlık daha önce iki kez üretim ilişkilerinin kökünden değiştiğine tanıklık etti. Bunlardan birincisi Neolitik Devrim ve Tarım Devrimi diye adlandırılan büyük değişimdi. Önceki yazılarda da vurgulandı, insanların avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik düzene geçmesi o güne kadarki dünyayı da, insanı da değiştirdi. Tarıma geçişle birlikte o güne kadar var olmayan kurumlar ve düşünceler ortaya çıktı, hukuktan vergiye, savaştan dini inanca kadar. Ve bu arada ciddi bir nüfus patlaması da yaşandı.

    Tarım Devrimi’nden kabaca 12-13 bin yıl sonra, günümüzden ise 250 yıl kadar önce bu sefer adına “Sanayi Devrimi” denen devrim geldi. Temelde üretimin makineler eliyle yapılması anlamına geliyordu Sanayi Devrimi; tabii bir de makinelerle yapılan üretimin birilerine satılması. Yani kapitalizm bu devrimin kaçınılmaz tamamlayıcısıydı. Onu demokrasi ve demokratik değerler, bu kitapta anlatmaya çalıştığım diğer ideolojiler ve sosyal değişimler izledi. Sanayi Devrimi yüzünden de dünya üzerinde ciddi bir nüfus patlaması yaşandı; bugün dünya nüfusu 8 milyarı zorlar durumda, uzmanlara göre 9-10 milyar civarına kadar yükselecek dünya nüfusu.

    Daha sonra kitapta bir yanılgı da şöyle ortaya konuyor:

    Yeni devrimin adı “Bilgi Devrimi” veya “Bilgi Çağı Devrimi”. Artık Bilgi Çağı’ndayız çünkü bundan böyle her şeyi bilgiyle ölçeceğiz. Bilgi Çağı’nı geçmişten ayıran ve bu çağa “Bilgi Çağı Devrimi” adını veren unsurlardan biri bu: Artık telefon üretip satmıyoruz, bilgi üretiyor, onu çoğaltıyor ve satıyoruz. Ticareti yapılan şeyin cebinizde taşıdığınız telefon olduğunu ve onu üretmeyi marifet sanıyorsanız, siz hala Sanayi Çağı’nda yaşıyorsunuz.

    Henry Ford’un üretim hattı aslında tasarım ve algoritma denen iki şeyi ön plana çıkartmıştı. Standartlaşmayı sağlamıştı Ford. Yani otomobili bilgiye dönüştürmüştü. Algoritma, basitçe bir şeylerin yapılma sırası ve düzeni anlamına gelen bir kelime.

    Alan Turing bilgisayarın atasını yaptı. Bu makineyi yaparken ister istemez bilgisayar programlama dili yaratmak zorunda kaldı, bilgisayar programlamanın matematiksel teorisini kurdu. Bugün hâlâ o teoriyi kullanıyoruz: Amacı ve hedefi belirli bir işlemi belli bir sıraya göre yapmak olan şeyler. Bir çeşit hesap makinesi. Siz ona bir tarafından bir bilgi giriyor, o bilgiyi ne şekilde işlemesi gerektiğine dair bir algoritma yazıyorsunuz (veya hazır yazılmışını alıyorsunuz) ve öbür taraftan da o bilgiden üretilmiş yeni bilgi çıkıyor. Bulaşık makinesi, çamaşır makinesi, sıcaklığı kontrollü fırın gibi şeyler evlerimize giren ilk robotlar oldu.

    Aynı anda dünya üzerinde belki milyarlarca insana hizmet sunan bir harita/seyrüsefer sistemi neden ve nasıl ücretsizdir, hiç düşündünüz mü? Sizin günün hangi saatinde, nerede olduğunuza ilişkin bilgi veya veri, sizinle ilgili en değerli verilerden biri. Bu veri milyarlarcamız için yıllardır birikip duruyor. Google gibi dev veri şirketleri, bu veriyi bizim hakkımızda topladığı diğer verilerle eşleştiriyor ve karşısına bizim hakkımızda mükemmel bir profil çıkıyor.

    Tam burada ikinci büyük aşamaya, yapay zeka uygulamalarına geliyoruz. Bir insan doğduktan ancak 25-26 yıl sonra yüksek bilgi gerektiren bir yerde çalışmaya “hazır” oluyor. Sonraki yılları ise hem bilgisini sürekli yenilemekle hem de tecrübe kazanmakla geçiyor.

    Yapay zeka şirketi DeepMind’ın geliştirdiği ve Go oyunu oynayan yapay zekâ programının neredeyse bütün ömrünü bu oyuna adamış, dünya şampiyonu bir oyuncuyu yenecek kadar Go oyununu öğrenmesi ise sadece bir gece sürdü. Benzer bir durum satrançta da var.

    Big data yani büyük veri ise her birimiz için ayrı ayrı biriktikçe, hepimizin türlü çeşitli davranışları önceden tahmin edilebilir hale geliyor.

    Bilgi Çağı Devrimi’nin kaçınılmaz biçimde getirdiği toplumsal değişimlerin en önemlisi bütün nüfusun eğitimden geçmesi gerekiyor artık. Dolayısıyla geleceğin dünyasında sadece eğitimli olmak da yetmeyecek, insanlar tarafından yapılması zorunlu bir iş hakkında eğitimli ve becerili olmak da gerekecek. Doktorluk ve avukatlığın pek çok alanı büyük bir hızla “insana özgü” olmaktan çıkıyor bugünlerde.

    Bir tarih felsefecisi şöyle diyor: “Gelecekte işe yaramazlar sınıfı ortaya çıkacak. Bugünlerde tarihte görülmediği kadar büyük göç akımları yaşanıyor. Sadece iklim yüzünden değil, ekonomik sebeplerle ve savaşlar yüzünden yaşama alanlarının kalmadığını düşünen fakir ülke insanları, görece daha zengin bölgelere doğru gitmek istiyorlar.”

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • Tehlikede birlik nimette paylaşım

    Tehlikede birlik nimette paylaşım

    Müslümanların birlikte yaşam projesi, bir vahiy projesidir. Bu proje, iç ve dış hukukumuzu düzenler. Hakça/adil bir düzen kurmayı hedefler. Birlikte yaşama projesinin amentüsü ise ‘tehlikede iştirak, nimette taksimat’tır. Bu projenin ihlali ve ihmali, vahyin tevhidi projesine bir isyan hareketidir. Birey ve toplumların sosyal güvenliği ve sigortası/cennet ve cehennem buna göre belirlenir.

    Naslar, parçacı ve dar açıyla değil de bütünsel ve geniş açıyla okunduğunda; bu ilkenin ana ilke olduğu görülecektir. İslam’ın anayasal ve genel ruhuna vakıf olanlar, İslam dinini tek kelime ile ifade edecek olurlarsa; bu tevhidi projeyi temel ilke olarak bulacaklardır. Bu ilkeye iman etmeyen gerçek ve tüzel kişilerin, toplumsal birlikteliği sağlamaları, ‘Müslümanlar kardeştir’ ilkesini gerçekleştirmeleri mümkün olamayacaktır. Sözde kardeş olsalar da özde kardeş olamayacaklardır.

    GELİR ADİL PAYLAŞILMALI

    Bu vahiy projesinden anlaşılan, tehlikede tevhit olma yanında, gelirin de adil paylaşılması zorunludur. Böylece sosyal hukuk ve sosyal adalet gereği, Allah’ın nimetlerinden kardeşler olarak birlikte istifade etme yoluna gireceklerdir. Yoksa Müslümanlar arasında toplumsal birlikteliğin kurulması mümkün olamayacaktır. Birlikte yaşam projesinin olmazsa olmaz ilkesi olan bu ilkenin ihlali ve ihmali kaos ve mutsuz bir toplum yapısı oluşmasına sebep olacaktır. Aksi takdirde Müslümanlar bir bataklıktan bir bataklığa sürüklenip duracaklardır. Bu tevhit projesi, adeta Müslümanların tek vücut, bir beden olma projesidir. Bu vahiy projesi sayesinde Medine’de tevhidi bir kurtuluş güneşi doğmuştur.

    TEMEL İLKE İHMAL EDİLİYOR

    Müslümanlar, bugün sadece Kelime-i Tevhit ve Kelime-i Şehadet getirerek ahireti alırsın mantığına yönlendirilmişlerdir. Birlikte yaşamanın temel ilkesi ve şehadeti ihmal edilmiş, toplu yaşamda vahiy projesine virüs sokulmuştur. Bugün zenginlerin dünyada cenneti yaşadığını, orta sınıfın şikayet ettiğini, fakirlerin ise şükür tespihini çektiğini görüyoruz. Fakirler için cennete erken girme akidesi oluşturularak zenginlerin dünya hayatı sigortalanmıştır. Oysa birlikte yaşamanın temel ilkesi, tehlikede tek vücut olma, nimette ise adil bir paylaşım olmalıdır. Zihinsel kirlilik akidevi olarak da sigortalanmış, kapitalizmin mabedine çaput bağlanmıştır.

    Sonuçta kapitalizmin zehrini almış olanlar, piyasa İslam’ını İslam olarak algılayanlar, tehlikede iştirak, nimette taksimat ilkesini anlamakta zorlanacaklardır. Zira zenginler, dünyada huzurları kaçmasın, malları yağma ve müsadere edilmesin diye bazı rivayetleri çok sevmişlerdir. Bu zenginler, kendi rahatlarını devam ettirmek maksadıyla, tevhit ilkesini ihlal ederek, tehlikede iştirak etmek, nimetlerde paylaşmak yerine fakirler zenginlerden daha önce cennete girecek şeklindeki rivayetlere sığınarak kendilerini koruma altına almışlardır.

    MEDİNE’DE ADİL BİR DÜZEN KURULDU

    Bu kapitalist ve sınıflı toplum yapısını benimsemeyen Mekke müşrikleri, Hz. Peygambere hep karşı koydular. Menfaatleri zedelenir diye Hz. Muhammed’i Mekke’den çıkardılar. Sonuçta Hz. Peygamber (sav) Medine’de adil bir düzen kurdu. Bu düzenin temel esası tehlikede iştirak, nimette taksimat olan vahiy projesini, birlikte yaşam projesi olarak kabul etti. Bu vahiy projesi Emevîler’den bu yana ihmal edilerek sadece ahirete yönelik olan tevhit inancı benimsendi. Hz. Peygamber’den sonra izlenen sinsi sosyal siyasetlerle, bu ilkeden geri dönüldü. Bu makas değişimi, bir süre sonra İslam dünyasının perişanlığını getirdi. Üretmiş oldukları yıkım projesinde başarılı oldular. Bu projenin başarılı olması için de kendi değerlerimizi kullandılar. Naslar, adeta miyop bir gözlük yerine hipermetrop bir gözlükle okundu.

    ESAS OLAN TEVHİDİ BİR DÜNYA KURMAK

    Bugün Müslümanların bu zilleti yaşamalarına sebep olundu. Bu zilleti halen göremeyen, hasta toplumun tanısını koyamayan, tehlikede iştirak edemeyen, nimeti adil paylaştıramayan, vahiy projesine isyan eden kapitalist sistem anlayışına son verilmelidir. Adeta çakıl taşı olan dünya malını kardeşlik çimentosuyla karıştırıp tevhit suyuyla yoğurmak tevhidi bir dünya kurmak esastır. Ancak böyle bir kardeşlikten bahsedilebilir ve tevhidi ilke yerine getirilmiş olur. Yoksa dünya hayatına adeta razı olunmuş bireyler olarak kabukta kalmış oluruz. İman ise bu yozlaştırılmış inancı reddetmektedir.

    Gelin İslam dininin bu medeniyet güneşini yeniden ilkeleriyle pratiğimize hâkim kılalım. Sadece yukarıda ifade ettiğim temel ilkenin pratiğe aktarılması bile birlikte yaşamın damarlarımıza kan, soluduğumuz oksijeni kadar bize heyecan katacaktır. Kelime-i Şehadet getirilerek İslam’a girmekle birlikte, toplu yaşamın şehadeti olan “tehlikede iştirak, nimette taksimat” ilkesinin makas değişimini bile anlasak çok şeyler değişecektir.

    BU VAHİY PROJESİ UYGULANMALI

    İslam dinine sadece girmekle yaptığımız şehadetle tevhit sağlanamamıştır. İslam’ın birlikte yaşam projesinin şehadeti, İslam’a girip İslam’ın ilkelerinin devamı için zorunlu şartlardandır. Peygamberimizin uyguladığı bu vahiy projesi bırakın Türkiye’yi, dünyamıza yeniden adil bir düzen kurmak için bir meşale yakmış olabiliriz.

    İslam öncesi Arap kültürünün örf ve adetlerine gerisin geri döndüğümüz unutturulmuştur. Bu da din kavramını kültürle destekleyip geleneğe iman ettirilmesiyle sağlanmıştır. Sonuçta bugün her bir Müslüman bir kenarda gözyaşı dökmektedir. Artık bedenen, ruhen ve kalben yorulmuş bir İslam âlemi, can çekişirken; vahiy projesinin pratik uygulamasına derhal geçmemiz geleceğimiz açısından, hararetle ihtiyacımız bulunmaktadır. Geçici dünya hayatını ebedi dünya hayatına tercih eden bir toplum haline gelmiş bulunmaktayız. Kapitalizm gözlerimizi kör ettiğinden gerçeği göremez hale geldik.

    Gelin birlikte yaşamın temel ilkesi olan “tehlikede iştirak, nimette taksimat” ki Kur’an’ın bize verdiği bu tevhit ruhunu tekrar dünyamıza hâkim kılalım. Gerisi boş söz ve insanları kandırmaktan öteye bir çözüm yolu olmayacağı açıktır. Buyurun…! Er kişi niyetine…!

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • Gazze ve boykot silahı

    Gazze ve boykot silahı

    ABD ve müttefiklerinden oluşan sömürgeci güçlerin desteğini arkasına alan İsrail’deki Siyonist rejimin en son Gazze’de gerçekleştirdiği soykırım tarihin ender gördüğü zulümlerden birisidir. Tahrif ettikleri kutsal kitapları merkeze alarak ve hahamlardan aldığı fetvalar ile sivil insanlara en hayati ihtiyaç maddelerinden olan suyu ve elektiriği kesmeleri, ekin tarlalarını imha etmeleri, ekmek fırınlarını vurmaları, denizde avlanmaya çıkabilmiş balıkçıların teknelerini batırmaları, evlere el koymaları, hastaneleri bombalamaları, bebeklik çağındaki çocuklardan seksen yaşındaki ihtiyarlara, hamile kadınlara varıncaya kadar sivil halkı özellikle katletmeleri, anneleri ile giden çocukları cebren alıp tutuklamaları hatta direnenleri keyfi şekilde öldürmeleri, kendilerine insani yardım ulaştırılmasını engellemeleri tarihin ender gördüğü zulümlerden birisidir. Bugün Siyonistlerin bombaları altında sekiz bin civarında çocuğun katledildiği biliniyor. Bu Firavun’un tutumudur.

    DÜNYA GÖZ YUMUYOR

    Siyonistlerin işledikleri insanlık suçuna rağmen egemen güçlerin tepki bir yana soykırımı desteklemeleri ise Gazze halkının Müslüman olmalarından kaynaklanıyor. Ukrayna saldırısında Rusya’ya gösterilen devletler düzeyindeki haklı tepkinin ve duyulan derin kaygının Gazze insanından esirgenmesi bununla ilgilidir. “İslam Radikalizmine!” karşı gösterilen duyarlılığın “Radikal Dinci” İsrail’in Siyonist başbakanı Netanyahu’ya gösterilmemesi bir tarafa desteklenmesi yine bununla ilgilidir. İslam devletleri söz konusu olduğunda BM’den alınan kararlara uymadıkları gerekçe gösterilerek ittifak halinde operasyonlar düzenlenerek tarumar edilmeleri İsrail’in hiçbir BM kararına uymaması bir yana meydan okuyucu tavrına rağmen himaye görmesi yine bununla ilgili bir konudur. Bu iki yüzlü tutum insanlığın ve insani değerlerin özellikle de Müslümanların ne kadar büyük bir risk altında olduğunun belgesidir.

    MÜSLÜMAN REFLEKSİ KAYBOLDU

    Modern iletişim araçlarının imkanlarıyla tüm dünyanın gözü önünde cereyan eden bu olaylar bilinen bazı gerçekleri bir kez daha teyit etti. Bunlardan bazılarını şu şekilde ifade edebiliriz:

    Birincisi, Batı dünyasının iki yüzlü tavrı açık bir şekilde gösterdi ki haç-hilal mücadelesi adı konmamış bir şekilde farklı araçlar üzerinden devam ediyor, İslamofobik eylemler bir devlet politikası olarak bazen açık bazen de örtük biçimde destekleniyor.

    İkincisi İslam dünyasının yenilmişlik-ezilmişlik sendromu içinde bulunduğu ve bunun getirdiği zillet, dağınıklık zulme sessizliği getiriyor.

    Üçüncüsü Oryantalizmin İslam alemi üzerindeki siyasi, kültürel ve ekonomik projeler kimlik kaybı sebebiyle “Müslüman refleksi”nin yok olmasına neden oldu. Öte yandan Batı’nın kolonyal politikalarının gönüllü kabulü ile İslam’ın dünyaya sunacağı imkanlar heba ediliyor.

    Dördüncüsü ABD ve AB ülkelerinin tüm dünyaya ayar vermede kullandıkları ve her türlü siyasal, sosyal, felsefi, ekonomik hatta teolojik tartışmaların merkezine yerleştirdikleri insan hakları, özgürlük gibi kavramları sömürü düzenin devamı için araçsallaştırdıkları daha da netleşti.

    KÖTÜLÜĞÜ ÖNLEMEK İÇİN!

    Orta ve uzun vadede İslam aleminin zaman kaybı olmaksızın tekrar kendi ayarlarına dönerek Müslüman refleksi kazanması için devletler düzeyinde politikalar belirlemeye ihtiyacı var. Şu anda acil olarak yapılabilecek en etkili silahlardan birisi ise ekonomik boykot.

    İkiyüzlü dünyada ve İslam aleminden az önce sayılan sebepler dolayısıyla devletler düzeyinde bugün için toplu bir hareketin imkansız olduğu dikkate alınırsa zulme duyarlı her bir insanın Siyonistlerin politikalarına destek veren kişi ve kuruluşların ürettikleri mal ve hizmetleri boykot etmesi etkili bir yol olarak görülebilir. Bu, kötülüğü önlemeye dönük takdire değer bir eylemdir.

    İslam’ın iki ana kaynağı olan ayetler ve hadisler herkesi gücü ile orantılı olarak iyiliği hâkim kılmak ve kötülüğü engellemekle görevlendirir. Bir insanın güç kullanarak ya da dili ile söyleyerek engel olamadığı bir kötülüğe rıza göstermediğini farklı şekilde aksiyon alarak ortaya koyması gerekir. Bugün bu yollardan birisi ekonomik boykottur. Bu tutum mazluma iyilikte ve zalimi engelleme çabasında yardımlaşmanın bir şeklidir.

    MÜMİNLER BİR VÜCUDUN ORGANLARI GİBİDİR

    Hz. Peygamber dayanışma konusunda müminleri bir vücudun organlarına benzetir. Buna göre organlardan birisinin maruz kaldığı rahatsızlığı diğerlerinin de hissettiği gibi müminler de kardeşlerinden birisinin başına gelen bir belayı hissetmeli ve onlarla dayanışma içinde olmalıdır. Hz. Peygamberin bu hadisi, ekonomik boykot yoluyla verilecek tepkiyi de içine alacak şekilde yorumlanabilir. Çünkü günümüzde ekonomik boykot, zulmü engellemek için dayanışma içinde olmanın etkili yollarından birisidir. Bu tür eylemler devletler düzeyinde yapılabilirse daha da güçlü bir etkiye sahip olur. Ancak az önce bahsedildiği üzere İslam aleminin parçalanmış hali şimdilik buna engel gibi gözükmektedir.

    Bugün Gazze’de yaşananlar daha genel ifadesiyle Filistin meselesi sadece belli bir bölgenin ve oradaki insanların sorunu değil. İnsanı insanlığından utandıran katliamlar ve uygar dünyanın ona verdiği desteğe bakıldığında bu bir ahlak sorunudur ve tüm insanlığın meselesidir. Artık günün bütün etkili araçları vasıtasıyla bu zulmü durdurmanın yolu bulunmalı, adil ve yaşanılabilir bir dünya kurmak için çabalar artırılmalıdır.

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • Filistinliler dünyayı etkisi altına aldı! “İslam’a bakış açım değişti”

    Filistinliler dünyayı etkisi altına aldı! “İslam’a bakış açım değişti”

    • Haber7

    İslami şuurla Gazze’de Siyonist İsrail’in vahşi saldırılarına direnen Filistinliler, dünyaya örnek oldu. Saldırıları ve şehitleri metanetle karşılayan Filistinlilerin inancını merak eden dünya halkları, Kur’an okumaya başladı. Filistinlilerden etkilenerek İslam’ı öğrenmeye çalışan gençlerden bazıları Müslüman olurken bazıları ise hayranlıklarını gözler önüne sermeye devam ediyor.

    “İSLAM’A BAKIŞ AÇIM DEĞİŞTİ”

    Ailesinin siyonist olduğunu söyleyen Hristiyan bir genç kız, sosyal medyada gündem olan bir video paylaştı.  

    Müslümanların inancına bakış açım sonsuza dek değişti” diyen genç kız, Filistinli ailenin şehit olan küçük çocukları karşısındaki halinin kendisini etkilediğini dile getirdi. Genç kız, konuşmasının sonuna doğru gözyaşlarını tutamayarak ağladı. 

    ABD’Lİ GENÇ GÖZYAŞLARINA HAKİM OLAMADI

    Sosyal medyadan bir video paylaşan Alison isimli Amerikalı bir genç, İsrail’in Filistin’deki katliamlarından sonra İslam’ı araştırmaya başladı. Alison, Bakara Suresi’nin 81 ve 82. ayetlerini gözyaşları içinde okudu. Alison, “Bana İslam’ı yanlış anlattılar” dedi.

    “BENİ DERİNDEN SARSTI”

    BAE’de yaşayan sosyal medya ünlüsü Twinkle Stanly, Gazzelilerin inancının ve metanetinin kendisini derinden sarstığını söyledi. TikTok hesabından bir video yayınlayan genç kadın, İsrail’in Filistin’deki katliamlarını yakından takip ettiğini belirterek, hissettiklerini şu sözlerle ifade etti: “Sadece Filistinlilerin değil, Müslüman halkın sahip olduğu inanç beni derinden sarstı. Bu insanlar ailelerinin gözlerinin önünde öldürülmesine tanık oluyor. Bu kadar güçlü kalabilmek için ne kadar inançlı olmak gerektiğini anlayamıyorum bile. Ancak Filistin’de yaşananlar gözlerimi İslam’ın güzelliğine ve inancın güzelliğine açtı. Kendilerini cennete götürecek bir hayat yaşamak için tek bir şey isteyen bir topluluk gerçekten aklımı başımdan alıyor.

    DÜNYAYI HAYRAN BIRAKTILAR

    Avrupa ve ABD‘de birçok sosyal medya kullanıcısı İsrail tarafından soykırım yapılan Filistinlilerin mücadelesi karşısında hayranlıklarını dile getirdi.

    Ağlayarak video yayınlayan bir kadın Müslümanlara seslendi, “Hepiniz nasıl bu kadar yenilmez bir umutla inanıyorsunuz? Eğer bu, dünyanın Müslüman olmasını sağlamak için bir kampanya ise işe yarıyor.” diyerek şaşkınlığını ve hayranlığını gizleyemedi. Bir başka videoda ise şehadet getirerek huzur bulduğunu söyleyen kadın İslam dinini batıda yanlış anlatıldığını söyledi. Birçok kullanıcı Kuran-ı Kerim alarak okumaya başladığını ve bunu yaygınlaştırmaya çalıştıklarını söylediler. Bir kullanıcı, “İncil’de mantıklı sorular sorulmaya yer verilmezdi ama Kuran’ı okuduğumda mantığın ve kutsiyenin harmanlandığını gördüm.” sözleriyle hayranlığını ifade etti.

    KAYNAK: HABER7

    Kaynak: Haber7.com

  • “Blinken’la çok açık konuştum” diyen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan: Kabul etmediğimizi söyledim

    “Blinken’la çok açık konuştum” diyen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan: Kabul etmediğimizi söyledim

    Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Katar merkezli El-Cezire kanalına Gazze‘de yaşanan son gelişmeler ve İsrail saldırıları ile ilgili değerlendirmelerde bulundu. Fidan, ABD’li mevkidaşı Blinken ile yaptığı görüşmede “İsrail’in yaptıkları ile kendi aranıza mesafe koymazsanız -ki şu anda koymuyorsunuz-, bu tüm dünya için daha büyük bir kriz demek. Blinken ile çok açık konuştum. Tam ateşkes istedik. Gazze‘deki nüfusun tehcir edilmesini kesinlikle kabul etmediğimizi söyledim.” dedi.

    “HİÇBİR ŞEY YOKMUŞ GİBİ DAVRANAMAZDIK”

    Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Katar merkezli Al Jazeera televizyon kanalına İsrail’in Gazze‘deki saldırılarına ve bunun durdurulması için harcanan uluslararası çabalara ilişkin değerlendirmelerde bulundu. 7 Ekim’den önce bölgede bir normalleşme havası olduğunu ve Türkiye’nin de bölgedeki normalleşme havasına kendi katkısını vermek üzere bir politika benimsediğini anlatan Fidan, “Ama 7 Ekim’den sonra gördük ki, esas itibarıyla Filistin davasında herhangi değişen bir şey yok, özellikle Gazze‘de 13 bine yakın şehit edilen Filistinli kardeşimizin kanı ortadayken bizim hiçbir şey yokmuş gibi davranmamız mümkün değildi.” dedi.

    “ŞU AN DİPLOMASİ YOLUNU TERCİH EDEN BİR AŞAMADAYIZ”

    Gazze Şeridi’ne uygulanan ablukanın kırılmasına ilişkin Fidan, “İslam ülkeleri şu an itibarıyla ellerindeki bütün diplomatik ve insani araçları kullanma yoluyla problemi çözme yolunu tercih etmiş durumda. Burada elimizdeki bütün diplomatik araçları kullanarak, özellikle bölge dışındaki Filistin davasını destekleyen, İsrail zulmüne karşı duran Güney Amerika’dan, Afrika’dan, Avrupa’dan, Asya Pasifik’ten ülkelerle bir araya gelerek Birleşmiş Milletler’de ve diğer platformlarda İsrail’in bu ayrımı gözetmeksizin öldürme faaliyetine bir son vermek gerekiyor. Şu andaki aşama diplomasi yolunu tercih eden bir aşama.” ifadelerini kullandı.

    ÖNÜMÜZDEKİ HAFTAYI İŞARET ETTİ

    Bununla ilgili basına yansıyan veya yansımayan çok farklı çalışmaların devam ettiğini söyleyen Fidan, şunları kaydetti: “İslam ülkeleri şu anda bir araya gelmiş durumda, oluşturulan 7 ülkelik bir Eylem Grubu var, bu Eylem Grubu içerisinde Türkiye, Endonezya, Nijerya, Ürdün, Mısır, Katar ve Suudi Arabistan yer almakta. Önümüzdeki hafta itibarıyla bu ülke temsilcilerinin, dışişleri bakanlarının çeşitli ülke başkentlerinde belli temaslarda bulunmaya başlayacağını görüyoruz. Diğer taraftan, biliyorsunuz alınan Riyad’daki zirve kararında kuşatmanın kırılması yönünde bir çağrı var.”

    “HEDEF ORTAK EYLEM PLATFORMU OLUŞTURMAK”

    7 ülkelik Eylem Grubu’nun, Riyad’da Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı üye ülkelerinin aldığı ortak zirve kararının uygulanmasını hayata geçirecek bir grup olduğunu kaydeden Fidan, “Dediğim gibi, bir numaralı görevi, uluslararası çapta bir lobi faaliyeti yapıp özellikle İslam ülkelerinin ve Arap İş Birliği Teşkilatı’nın bu konudaki görüşlerini ilgili ülkeler nezdinde paylaşmak, bir ortak eylem platformu oluşturmak. Bunu yaparken ben inanıyorum çok büyük fikirler ve eylemler ortaya çıkacak.”

    “KARDEŞ ÜLKELERLE BERABER EYLEM YAPMA KARARI ALDIK”

    “Türkiye’nin, İsrail’i boykot etme ve büyükelçisini çekme konusunda neden bazı ülkelerden geç hareket ettiği” şeklindeki soruyu Fidan, şöyle yanıtladı: “Biz bu krizi yönetirken şöyle bir prensip kararı aldık: Diğer kardeş ülkelerle beraber eylemlerimizi yapalım. Yani tek başımıza kararlar alıp uygulamaktansa, kararların daha etkili olması için diğer İslam ülkeleriyle, bölge ülkeleriyle, hatta Latin Amerika ülkeleriyle, Afrika ülkeleriyle bir araya gelip mümkünse bazı Avrupa ülkeleriyle bu kararları alalım. Çünkü tek taraflı alacağımız kararlar özellikle kendi halkımız nezdinde siyasi olarak ciddi rahatlama getirse de, esas itibarıyla problemin çözmesine etki etmesi için kolektif olarak hareket etmemiz gerekiyor. Dolayısıyla biz bu konuyu ilk İslam İş Birliği İcra Komitesi Olağanüstü Toplantısı’ndan itibaren gündeme getirdik ve çeşitli ülkelerin teker teker bunu yapmaya başladığını gördük ve biz de bu eylemi gerçekleştirdik, büyükelçimizi geri çağırdık.”

    “HALKIMIZIN DURUŞU BU KONUDA ÇOK NET”

    Türkiye’nin tek taraflı adım atma ve yaptırım uygulama konusunda sıkıntısı olmadığını vurgulayan Fidan, “Odaklandığımız nokta, hangi metodoloji daha etkili olur? Biz bunu geçmişte yaptık biliyorsunuz Mavi Marmara olayından sonra, yani bu konuda Türkiye’nin bir sıkıntısı yok. Özellikle Cumhurbaşkanımızın duruşu, hükümetimizin duruşu, halkımızın duruşu bu konuda çok net, yani bizim bu kararları almada hiçbir sıkıntımız yok.”

    Yaşanan en büyük krizin, Gazze‘deki zulüm dışında başta Amerika olmak üzere Batı dünyasının bu zulme sessiz kalması olduğunu dile getiren Fidan, “Bu, İslam dünyasında, bölgede ve dünyanın geri kalanında büyük bir kırılmaya sebep oluyor ve bu kırılmanın ortaya çıkartacağı ciddi fay hatları var.” dedi.

    “BUNUN İÇİN BİR ENGELİMİZ YOK”

    Fidan, Türkiye’nin, ABD’nin, Ukrayna savaşında Rusya’ya karşı izlenen ekonomik, siyasi ve askeri boykot benzeri bir bloklaşmaya öncülük yapıp yapmayacağı ve buna neyin engel olduğuyla ilgili soruyu ise şöyle yanıtladı: “Hiçbir engel yok. Bu bizim gündemimizde olan bir konu. Dediğim gibi ilk önce İslam İşbirliği Teşkilatı’yla biz gündemi başlatmak istedik, daha sonra bunu daha geniş büyük bir halka içerisinde muhakkak ki değerlendirip ortaya koyacağız. Esas itibarıyla bunun bir uygulaması da yapıldı, yani Cumhurbaşkanımızın eşi Sayın Emine Erdoğan Hanımefendi’nin ev sahipliğinde biliyorsunuz Latin Amerika’dan, Afrika’dan, Ortadoğu’dan ve dünyanın geri kalanından, Uzak Asya’dan çağırılan misafirler oldu, devlet başkanları, hükümet başkanları eşleri İstanbul’da toplandılar, bu ilk denemeydi.

    Ama esas itibarıyla biz birinci aşamada Gazze‘ye ve Filistin’e komşu olan İslam dünyası ve Arap dünyası üyelerinin ortak alanı olan İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Birliği’yle ortak platform oluşturmaya başlayıp buradaki konsolidasyonun gerçekleştirilmesinden sonra Latin Amerika, Afrika Birliği, Birleşmiş Milletler’in geri kalan ülkeleriyle de bir geniş dayanışma platformu oluşturma yolunda bütün adımları atacağız.”

    BLINKEN İLE KONUŞMASINI ANLATTI

    ABD’li mevkidaşı Antony Blinken ile Türkiye’yi ziyareti sırasında gerçekleştirdikleri görüşmeye ilişkin de bilgi veren Fidan, “Bizim durduğumuz yer esas itibarıyla şöyle: “Biz bu zulmün durması için bir an önce bir ateşkesin hayata geçmesini ve yardımların kesintisiz olarak içeriye sokulmasını istiyoruz. Özellikle Gazze‘deki nüfusun tehcir edilerek başka yerlere gönderilmesi konusunun bir politika olmasını kesinlikle kabul etmediğimizi söyledik. Bizim Amerikalılarla anlaşamadığımız konu şu; onlar ateşkes konusunda kesinlikle İsrail’i destekler pozisyondalar, ateşkesi istemiyorlar. Ama insani ateşkes konusunda bir noktaya gidebildiğimizi düşünüyorum.”

    “NÜKLEER KABİLİYETLERİNİ GELİŞTİRİYORLAR”

    İsrail’in Gazze‘de nükleer silah kullanma tehdidiyle ilgili de konuşan ve bunun “herkesin bildiği bir sır” olduğuna işaret eden Fidan, “İsrail’in nükleer silahların yayılma anlaşmasına taraf olmamasını kullanarak kendi nükleer kabiliyetini geliştirdiğini görüyoruz ve bu konuda da Amerika’dan, Avrupa’dan büyük destek aldığını da biliyoruz, yani bu bir sır değil.” dedi. “Bazı çılgın İsrailli politikacıların nükleer silah kullanma yolundaki dillendirmeleri dikkate alındığında, büyük bir problem” olduğunun görüldüğünü kaydeden Fidan, “İsrail’in nükleer silah sahibi olmaya devam etmesi, nükleer silahla ilgili yarışı artıracak. Bu, bölgenin ve dünyanın lehine olan bir durum değil.” diye konuştu.

    Bakan Fidan, şöyle devam etti: “Bölge ya tamamıyla nükleer silahlardan arındırılmalı ya da başka ülkeler bu konuda kendilerini daha güvende hissetmek için adım atmak zorunda kalacaklar, yani buna bir çözüm bulmamız gerekiyor. Bu da, bizim önümüzde duran ve muhakkak çözmemiz gereken önemli stratejik konulardan biri ve bu konuda çalışmaya devam edeceğiz.”

    “KENDİNİ YÖNETMEDEN GAZZE’NİN BİR PROBLEMİ YOK”

    Gazze‘de savaş sonrası durumla ilgili Türkiye’nin tek bir perspektifi olduğunu kaydeden Fidan, şunları söyledi:

    “İki devletli çözüm olmadan Gazze‘yi kim yönetecek sorusunun doğru bir soru olduğunu açıkçası kabul etmiyoruz. Gazze zaten savaştan önce yönetiliyordu, şimdi de yönetilmeye devam edebilir, kendi kendini yönetmede Gazze’nin bir problemi yok. Gazze’nin problemi, işgal altında tutulması ve ateş altında tutulması, altyapısının yok edilmesi, üstyapısının yok edilmesi. Biz şu anda Gazze’nin yönetimiyle ilgili değil, korunmasıyla ilgili bir sorun olduğunu düşünüyoruz.”

    “HAMAS BİR PARTİDİR”

    Türkiye’nin Hamas’ı terör örgütü olarak kabul etmediğini yineleyen Fidan, “Cumhurbaşkanımız da deklare etti, ben de deklare ediyorum, daha önceki basın toplantılarında da söyledim, biz Hamas’ı terör örgütü olarak tanımıyoruz. Hamas, Filistin devlet sistemi içerisinde faaliyet gösteren bir parti. Biz Filistin Devleti’ni tanıyan bir ülkeyiz, bizimle beraber 140’a yakın ülke de tanıyor. Dolayısıyla biz herhangi bir devletin içerisinde faaliyet gösteren partileri ‘bir terör örgütüdür-değildir’ diye bir sınıflandırmaya tabi tutmuyoruz. Hamas Filistin’in bir gerçeğidir, işgal şartlarında ortaya çıkan bir harekettir, işgal ortadan kalktığı zaman Filistin normalleştiği zaman Hamas gibi organizasyonların da normal hayata geri döneceğini düşünüyoruz.” dedi.

    Esir takası konusuna da değinen Fidan, Katar’ın bu konuda krizin başından bu yana muazzam bir çaba gösterdiğini ve Türkiye’nin de bu konuda elinden geleni yaptığını dile getirdi. Fidan, Refah Sınır Kapısı’ndan yardım girişleri konusunda da Mısır yönetiminin elinden geleni yaptığını ancak bazı hassasiyetleri olduğunu söyledi. Mısır nezdinde Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve başka ülkelerin ciddi girişimlerde bulunduğunu aktaran Fidan, Mısır’ın özellikle El-Ariş Limanı’na insani yardımların getirilmesi ve içeriye sokulması yönünde ciddi bir gayret içerisinde olduğunu sözlerine ekledi.

    Kaynak: Haberler.com
WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com