Etiket: Parti

  • Murat Ülker yazdı: Türkiye’nin yol arayışları ve bilgi çağı

    Murat Ülker yazdı: Türkiye’nin yol arayışları ve bilgi çağı

    Kişisel internet sitesinde yayımladığı yazılarıyla dikkat çeken Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi, Pladis ve GODIVA Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker, “Türkiye’nin Yol Arayışları ve Bilgi Çağı” başlıklı yeni yazısıyla İsmet Berkan’ın ‘İnsan uygarlığının kısa tarihi’ adlı kitabına dair yeni incelemesini okurlarıyla paylaştı.

    Ülker, yazısında şu ifadelere yer verdi;

    Türkiye’nin Yol Arayışları ve Bilgi Çağı

    İnsan Uygarlığının kısa tarihi (*) kitabına iki hafta ara vermiştim. Bu hafta kaldığım yerden devam ediyorum. Kitabın Türkiye bölümüne geliyoruz. Bakalım Türkiye Tarzı siyaset neymiş hep birlikte geçmişe bir dönelim. Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesinin kurucu metin olduğu söylenir. Tarzlar şunlar: Osmanlıcılar, İslamcılar, Türkçüler…

    “Bir kısmı Osmanlıcılık‘ı savunuyor; çok dinli ve etnikli bir imparatorluk olan Osmanlı’nın bütün dini ve etnik kökenleri “Osmanlılık” ortak kimliği altında toplamadıkça kurtulamayacağını söylüyorlar. Bir başka grup, İslamcılık’ı savunuyor. Onlara göre Osmanlı için yapıştırıcı unsur İslam dini ve yönetimde din kurallarından uzaklaşıldığı için bu gerileme yaşanıyor. Ve son olarak Türkçüler var. Akçura kendisi de bu görüşte ve imparatorluğun ancak Türklük etnik kimliğine sahip çıkılarak kurtarılabileceği inancında” deniyor kitapta.

    Daha sonra da kapitalist Batı ile komünist Doğu arasında Soğuk Savaş dönemi diye adlandırılan dönemde yaşananlara dönülüyor, bir tür paralel tarih yazımı yapılıyor. Ve Soğuk Savaş döneminin sonunda bize Bilgi Çağı Devrimi’ni yaşatan şartlar ortaya konuyor.

    Bakalım kitap bu konularda ayrıntılı olarak neler diyor, benim eklemelerim neler, hem Türkiye yolunu bulabilmiş mi, hem daha sonra ne olmuş hep birlikte aşağıda okuyalım…

    (*)Berkan, İ.(2023). İnsanlığın Kısa Tarihi, The Kitap Yayınları, ss.256.

    ‘Geldik kitabın Türkiye bölümüne’

    Türkiye’nin Yol Arayışları isimli bölümde Berkan, Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” isimli kitabından esinlenerek “Türkiye’de iki tarz-ı siyaset” diyor ve konuya giriş yapıyor:

    1876’da Moskova’nın doğusundaki Ulyanovskda doğan Yusuf Akçura, “Türkçülük“ siyasi fikrinin kurucu teorisyeni kabul edilir. 1904 yılında Kahire’de çıkan Türk adlı bir dergide yayımladığı “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı uzun makalesi kurucu bir metindir. Akçura’ya göre Osmanlı aydınları devletin nasıl kurtarılacağı konusunda üçe bölünmüş durumdalar:

    Bir kısmı Osmanlıcılık‘ı savunuyor; çok dinli ve etnikli bir imparatorluk olan Osmanlı’nın bütün dinî ve etnik kökenleri “Osmanlılık” ortak kimliği altında toplamadıkça kurtulamayacağını söylüyorlar. Bir başka grup, İslamcılık’ı savunuyor. Onlara göre Osmanlı için yapıştırıcı unsur İslam dini ve yönetimde din kurallarından uzaklaşıldığı için bu gerileme yaşanıyor. Ve son olarak Türkçüler var. Akçura kendisi de bu görüşte ve imparatorluğun ancak Türklük etnik kimliğine sahip çıkılarak kurtarılabileceği inancında.

    Romantik bir fantezi olan Osmanlıcılık fikri kısa zamanda ortadan kalktı. Bu görüş halk arasında hiçbir zaman yaygınlık kazanamadı. Atatürk Türkçüydü, modernleşmeciydi. Kapitalizmi Türkiye’de kurmak ve feodal ilişkilerden modern tarıma geçmek Atatürk’ün öncelikleriydi.

    Daha Cumhuriyet kurulmadan İzmir’de bir iktisat kongresi toplamak ve bu kongreden “liberal ekonomiye ağırlık verme” kararı çıkartmak öyle tesadüfen olmuş şeyler değil. Lozan’da kapitülasyonların kaldırılması başarıldı, ama genç ve fakir Cumhuriyet Osmanlı’nın mali borçlarını üstlenmek zorunda kaldı. Genç cumhuriyet, ortada kapitalizmi kuracak yeterli bir kapitalist sınıf olmadığı, yani sermaye birikimi bulunmadığı için kısa süre içinde bazı endüstrileri kendisinin kurduğu devlet kapitalizmi modeline yöneldi.

    Türkiye’de 1940ların sonlarına kadar toplam sanayi yatırımlarının yarıdan fazlasını devlet yapıyordu; bu eğilim ancak 1952 yılından itibaren terse döndü, özel sektör yatırım harcamaları o yıldan itibaren devleti geride bırakmaya başladı. Yani Türkiye’de yerli ve milli bir sermaye sınıfının oluşmasını sağlamak fakir ve genç Cumhuriyet’in 30 yılını aldı.

    Kitaba göre: ”Atatürk’ün yönetimi bir hayli otoriter, hatta zaman zaman diktatörlük seviyesine varan bir yönetimdi. Atatürk’ün kendisi Aydınlanma’nın düşünürlerinden etkilenmiş, modernist felsefeyi içselleştirmiş bir insandı. Sosyal Darwinizm’i savunan kimi düşünür ve yazarlardan etkilendiği, hatta bir dönem insanların kafataslarından onların ırksal kökenini çıkartmayı ve üstün olan ile aşağı olan ırkları ayırmayı “bilimsel bir yöntem” olarak öneren düşüncelere kapıldığı da oldu. Türklerin üstün Aryan ırka mensup olduklarını kanıtlamak için yoğun kafatası ölçümleri yapıldı Türkiye’de. Ama Atatürk, bu düşüncelerin hiçbirini, pozitivizmi içselleştirdiği gibi içselleştirmedi.”

    İlk sosyoloğumuz Ziya Gökalp’in iki büyük eserinden sırasıyla birincisi, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak adını taşır. Muasır, yani çağdaş olmak. İkincisi ise Türkçülüğün Esasları’ydı ki, Atatürk’ü esas etkileyen eser buydu.

    Kurtuluş Savaşı’nı yapan 1. Meclis çok sesliydi. Atatürk, Başkumandanlık yetkisini istediğinde, Meclis’te çok hararetli tartışmalar yaşandı; Bazı milletvekilleri Atatürk’ü diktatör olmaya çalışmakla suçladı. Ama bu Meclis’i izleyen ikinci Meclis o kadar da çok sesli değildi. İlk Meclis’in “muhalefet grubu” kabul edilen “ikinci grup” Meclis’e giremedi.

    Atatürk, Lozan Barış Anlaşması’nın Meclis’te reddedilmesinden çekiniyordu.

    Lozan Anlaşması’nı beğenmeyen milletvekilleri vardı, başta da Başbakan Rauf Orbay geliyordu. Atatürk bastırdı, Lozan Meclis’ten geçti ama ardından bir hükümet bunalımı doğdu. Açıkçası Atatürk de bu hükümet bunalımını fırsat bildi, 29 Ekim’de Cumhuriyet’in ilanı için gereken anayasa değişikliğini 2. Meclis’e yaptırdı.

    Cumhuriyet’i ilan eden anayasa değişikliği oylamasına 138 milletvekili katıldı ve Cumhuriyet, katılan milletvekillerinin oy birliğiyle kabul edildi. Ardından Cumhurbaşkanı seçimi yapıldı, bu kez 157 üye katıldı ve Atatürk oy birliğiyle seçildi. Yani en azından 19 milletvekili Cumhuriyet’in ilanı oylamasına katılmadı.

    Yine de Meclis’teki iki oylamada çıkan fark, Türkiye’de çok sesliliğin ve aynı anda birden fazla siyasi görüşün bir arada bulunmasının önemli kanıtlarından biri sayılmalıdır. Atatürk’e karşı bir muhalefet hep vardı ve ama o muhalefet sadece İslamcı bir anlayıştan mı kaynaklanıyordu? Ben bundan emin değilim.

    Daha önceki Meclis’te yer alan “ikinci grup” sadece İslamcı düşünce akımının temsilcilerinden oluşuyordu (acaba öyle miydi?); Bu grubun tasfiyesi sonrası Atatürk tarafından oluşturulan Müdafa-i Hukuk Grubu içinde de hilafetin sürmesi ve Halife’nin “devlet başkanı” olması gerektiğini düşünenler vardı. Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk’le birlikte omuz omuza yapmışlardı ama Türklük-İslamlık meselesinde İslamlıkları ağır basıyordu.

    Atatürk ve Türkçülük akımı zaman içinde muhalefeti olmayan, dikensiz gül bahçesi niteliğinde bir Meclise kavuştu. Atatürk Devrimleri dediğimiz müthiş dönüşüm o dönemde yaşandı.

    Devrimler döneminde İslamcılık “gericilik” olarak tanımlandı. İslam moderni tamamen mi reddediyordu? Rejimin ve Atatürk’ün bütün muhalifleri gerici (İslamcı) olarak nitelendi. Bu yaftalama ve içeride halkın bir bölümünü “rejim düşmanı” veya “gayrimilli” görme eğilimi, maalesef etkilerini 21. yüzyılda bile yaşadığımız bir büyük siyasi bölünmeye, bölünmüş bir topluma yol açtı.

    Bugün güneydoğu sınırımızda ve hatta yurt içindeki terör meselesi hala çözülmemiş tam tersine nesiller boyu süregelen ve dış destekli bir konuma gelmiştir. Keza toplumda yine üstü örtülü bir mezhepçilik meselesi (şii – alevi kimlerdir, neyi kapsar, ne isterler) göz ardı edilen bir konudur. Şimdi bir de yurt dışında da faaliyete devam eden fetö diasporası var.

    Aynı Atatürk, yurt dışında, özellikle de Batıda bir “diktatör” olarak görüldüğünün farkındaydı. Bu görüntüyü yıkmak amacıyla yakın arkadaşı Fethi Okyar’dan bir muhalefet partisi kurmasını istedi. Serbest Cumhuriyet Fırkası adını alan bu parti çok büyük ilgi gördü, kurulunca katıldığı bir yerel seçimde büyük başarı elde etti. Ama parti uzun ömürlü olmadı; Atatürk’le açık çekişmeye girmemek için kendi kendini feshetti.

    Atatürk’ün 1938deki ölümünün ardından İsmet İnönü ikinci cumhurbaşkanı olarak seçildi ve kısa süre sonra “Milli Şef” adını aldı. 1950 senesinin 14 Mayıs’ında yapılan Cumhuriyet’in ilk çok partili gerçek serbest seçiminde CHP iktidarını yine kendi içinden çıkan Demokrat Parti’ye kaybetti.

    İktidara gelen düşünce rejim düşmanı değildi, Cumhuriyet’le bir derdi yoktu, hilafeti geri getirmek gibi bir düşünce marjinal olarak bile gündeme gelmiyordu, kapitalizmi benimsemeye ise dünden hazırdı. İktidara gelen yeni elitler değil ama onlara oy veren geniş kalabalıklar modernizmin sert uygulanma biçimlerine karşı endişeli olan, kendi kültürünü ve inancını kaybetmemek isteyenlerden oluşuyordu. Ama DP daima rejimin yanında yer alarak gericiliğe (ticanilik) karşı kanuni önlem bile almıştı. Atatürk’ü koruma kanununu çıkarmıştı.

    DP seçimlerde art arda elde ettiği başarıya güvenerek çok partili dönemde baskın bir parti iktidarı kurmaya yöneldi. 27 Mayıs 1960da ordu içinde örgütlenmiş bir cunta darbeyi gerçekleştirdi. Darbeciler üç yıl gibi kısa bir süre içinde yeniden demokratik yönetime döndülerse bile sistemde çok büyük iki hasar bıraktılar. Birincisi, idamlar, onarılması olanaksız bir yara açtı. İkinci büyük hasar ise, rejimin içinde “bekçi”ler konulmasıyla yaratıldı. Rejim bekçileri yargıçlar ve adli sistem, en tepesinde de Anayasa Mahkemesi. Milli Birlik Komitesi üyeleri de, “doğal senatör” olarak Senato’da grup oluşturdu. Son olarak Türk Silahlı Kuvvetleri adı konmamış bir “veli” ve “vasi” olarak sistemin içine entegre edildi, tekrar “yoldan çıkılırsa” ordu oradaydı ve yeniden sisteme müdahale edilecekti.

    1960 devriminde dikilen elbise ülkemize uymadı ve anayasa değişiklikleri tüm yakın tarihimizde süregeldi. Türkiye Cumhuriyeti adeta hisselerin çoğunluğu orduya ait bir aile şirketine benzetiliyordu.

    Nitekim ordu müdahale etti de: Önce 1971’de Demokrat Parti’nin devamı niteliğindeki Adalet Partisi iktidarına karşı bir darbe yaptı, hükümeti düşürdü. Sonra 12 Eylül 1980’de bu sefer bir kez daha sisteme topyekûn el koydu, anayasal sistem dahil her şeyi sil baştan yeniledi. Bunlar hep, Atatürk adına hareket ettiğini, “Atatürk Devrimleri”ni korumayı ve daha ileri götürmeyi amaçladığını iddia eden ama demokratik seçimler yoluyla iktidara gelemeyen kesimlerin karşılarındaki “gericilere” karşı müdahaleleriydi. Oysa darbelerle iktidardan uzaklaştırılanlar kendilerini “gerici” olarak görmek bir yana, Türkiye’nin modernleşmeci gücü olarak görüyorlardı ve tabii ki öyleydi. Zira genç cumhuriyette vatandaşlara verilen demokratik haklar, modernleşme, ekonomik gelişme ve büyüme hep iktidarların eseriydi. Ama onlar oyların ekserisini aldıklarında bunu demokratik görmeyenler vardı. Bu muhalefetin kalibre ve kalitesini düşürdü. Bugünse sanki tüm hissedarlar aynı tarafta toplanmışlar. Ama her nedense ülkemizin cari sorunları baki…

    1969 genel seçiminde Erbakan Konya’dan bağımsız milletvekili adayı oldu. Etrafında İslami cemaatlerden pek çok kişiyi topladı ve “Milli Nizam Partisi” adı altında partileşti.

    Milli Nizam Partisi Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Erbakan ve arkadaşları Milli Selamet Partisi’ni (MSP) kurdular.

    MSP de 12 Eylül askerî darbesi sonrası kapatıldı. 1983’te eski MSP bu kez Refah Partisi adıyla kuruldu. 1995 seçiminden birinci parti olarak çıkıp, 1996’da da iktidar ortağı olunca sistemin eski bekçileri yeniden devreye girdi. “28 Şubat süreci”, önce Refah Partili Başbakan Necmettin Erbakan istifaya zorlandı, ardından Refah Partisi aleyhine kapatma davası açıldı ve parti kapatıldı.

    Geride kalanlar Fazilet Partisi içinde örgütlendiler. Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi isimlerin başını çektiği “yenilikçiler” hareketi, parti içi mücadele başlattılar. Abdullah Gül parti liderliğine aday oldu ama kongreyi az farkla da olsa kaybetti. Rejim Fazilet Partisi aleyhine de kapatma davası açtı. Partinin kapatılmasının ardından yenilikçi grup, Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu ve hala iktidar. Ak Parti kadroları siyasal İslamcılardan oluşuyordu.

    Ama iktidar erkinin her şeyi değiştirmesi gibi Siyasal İslam da bugün aynı manaya gelmiyor. Türkiye’de iktidara gelen partilerin söyledikleri, verdikleri sözler ve parti programları başka başkadır. Her marjinal kesim iktidarın aslında onlardan yana olduğuna inanır ve bekler. Mesela Ak Parti bugün kurucularının gençken arkadaşlarına, çekirdek kitlesine söz verdiklerinin tümünü yapmış olmasına rağmen bunlar, ne parti ne de hükümet programında yer almıyordu. Bu hususta en büyük yanılgıya düşenler sonradan Fetö suçlamasıyla karşılaşan ekip ve destekçileri oldu. Bir büyük badire atlatıldı.

    Yine sosyolojik bir gösterge de ülkemizde sağ ve sol partilerin herhangi bir sebeple akamete uğramasından sonra yeni veya yerine kurulan partilerin isimlerinin manalarını ve hatta kast ettiğini incelemek olacaktır: Mesela Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet, Yeniden Refah olması gibi. Burada İslamcı olmakla suçlanan hatta kapatılan partinin temel görüşü Milli Görüş, ne kadar İslamidir?

    Bir diğer örnek, çeyrek asırdır rejimin kurucu ve tek partisi olan CHP’den ayrılan eşraf ve entelektüellerin kurduğu Demokrat Parti’nin çok partili demokrasi macerası, ne yazık ki aşağılanarak idam ve kapanma ile sonuçlanmış. Yerine kurulan ve iktidara gelen Adalet Partisi adından anlaşıldığı üzere adalet talebiyle kurulmuş ve amblem olarak “demir kır at” kullanmıştır, bu ise okuma yazma dahi bilmeyen kitlelerle “yasak” iletişim için kullanılmış yani onlara mührünü demokrata (ses uyumuyla demirkırata) bas denmiştir.

    Kitap tam burada “Ak Parti iktidarının Cumhuriyet kurulmadan önce başlamış Türkçü-İslamcı bölünmesini görece azaltmış olduğunu belirtiyor ve tekrar Soğuk Savaş döneminde olanlara dönüyor, bir tür paralel tarih yazımı da yapıyor diyebiliriz:

    Stalin ABD ve Britanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırmasından ve savaşı sürdürmesinden çekiniyordu. O yüzden, kendince kapitalist Batı ile Rusya’nın arasına Doğu Almanya, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan gibi ülkeleri bir çeşit güvenlik tamponu olarak koymuştu. Bütün bu Doğu Avrupa ülkelerinde mucizevi biçimlerde komünist devrimler oluverdi savaştan sonra ve hepsi birden Sovyetler Birliği güdümüne girdiler. Macaristan’da 1956’da ve Çekoslovakya’da 1968’de komünist rejim hafiften sorgulanır gibi olduğunda Kızıl Ordu bu iki ülkeyi yeniden işgal etmekten çekinmedi. 1983’te Polonya’da böyle bir Sovyet işgali olmasın diye Polonya ordusu Komünist Parti’ye karşı askerî darbe yaptı.

    Öncülüğünü Amerika’nın yaptığı kapitalist Batı ile öncülüğünü ve patronluğunu Sovyetler Birliği’nin yaptığı komünist Doğu arasında “Soğuk Savaş” başlamıştı. Dünya ikiye bölünmüştü. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Çin’de komünist Mao Zedung’un önderliğinde gerçekleşen devrim ve birkaç yıl sonra Kore Yarımadası’nda başlayan komünist ayaklanma, Soğuk Savaşın sadece Avrupa ile sınırlı kalmadığını gösteren önemli delillerdi.

    Nitekim iki blok arasındaki mücadele, Karayipler’deki Küba’dan Orta ve Güney Amerika ülkelerine, Afrika’dan okyanusun ortasındaki ada ülkelerine kadar her yerdeydi ve açıkçası komünizm yayılıyordu. Bu yayılmada Batı’nın kapitalist ülkelerinin sömürgesi olmaktan kurtulmaya ve bağımsız olmaya çalışan ülkeler öncülük ediyordu. Uzun yıllar Japonya’nın sömürdüğü Kore, eski bir Fransız sömürgesi olan Vietnam, Belçika sömürgesi Kongo ve Angola, bir nevi Amerikan sömürgesi durumundaki Küba ilk akla gelen örnekler. Hepsi de, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra kapitalist ekonomik düzeni ve liberal demokrasiyi değil, komünizmi ve bu isim altında bir çeşit diktatörlüğü benimsemiş ülkeler oldular.

    İki taraf arasında müthiş bir propaganda savaşı da vardı. Batılı ülkelere göre kapitalizm ve demokrasi “özgürlükler düzeni”ydi, komünizm ise kölelik. Komünist bloka göreyse Batıda sömürü düzeni hâkimdi, oysa komünizm altında üretim araçları ortak mülkiyette olduğu için sömürü yoktu, insanca düzen vardı. Bu arada şu komplo teorisini de dillendirmekte yarar var. ABD yani Batı’nın teorisine göre, , Rusya’ya komşu ülkeler aşırı bir tehlike olarak gösterilen komünizm tehdidi karşısında kendi halklarının özgürlüklerini bile kısıtlayarak, koşarak sadık bir Batı müttefiki oluyorlardı. Ama yıllar sonra Perestroika ile ortaya çıkan durumda Rusya’nın zaten himmete muhtaç olduğu ve böyle bir tehdit oluşturmadığını görecektik.

    Daha sonra benzer senaryo Saddam tehdidi ve kimyasal silah tehlikesi ile sahneye konmuş. İkinci Irak Savaşı sonunda bunun gerçek olmadığı anlaşılmış. Fakat başlayan istikrarsızlık süreci hala sürmektedir. Irak, Suriye, Lübnan, İsrail, İran onlarca yıldır süren ve ne zaman biteceği belli olmayan savaşların içine düşmüş; bölge ise fevkalade istikrarsız, ekonomik sorunlarla boğuşan, göçe maruz kalan mutsuz, umutsuz halklarla dolmuştur.

    Türkiye, Sovyetler Birliği’nin Kars ve Ardahan’ı istemesi, Boğazlardan geçiş hakkı talep etmesi ve gerekirse bunları silah zoruyla alacağını ima etmesi üzerine kendini Batı blokuna atıverdi. Türk askeri Kore’de komünizme karşı savaştı, bunun karşılığında Türkiye ABD öncülüğünde kurulan bir güvenlik ittifakı olan NATO’ya (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü) katıldı.

    Amerika 2. Dünya Savaşı bitmeden atom bombası yaptı. Sovyetler bir süre sonra onu izledi. Geniş kalabalıklara refah sağlamak ve gerçek tüketim toplumları yaratıp bunları ayakta tutmak konusunda Batı Bloku daha başarılı oldu.

    Bilim ve Mühendislik galip geldi

    Ekonomik, siyasi ve askeri güç, 2. Dünya Savaşı’na kadar Büyük Britanya dahil Kıta Avrupası’ndaydı. Bu güç birikiminin arkasında ise bilimsel ve mühendislik birikimleri yatıyordu. O döneme ve dağıtılan Nobel ödüllerine baktığınızda bunu görürsünüz. Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte, Yahudi bilimciler güvende hissedecekleri başka ülkelere kaçtılar. Bir bölümü Türkiye’ye de geldi. Kaçan bilimcilerin aslan payını ise Amerikan üniversiteleri aldı.

    2. Dünya Savaşı bittiğinde Sovyetler ile Amerika arasında Alman savaş endüstrisini ayakta tutan bilimci ve mühendisleri kapma yarışı başladı. Savaştan sonra “bit”lerle çalışan bilgisayarlar yapılmaya başlandı. Başlarda “main frame”, “terminal”ler; kendi başına hiçbir işlem gücü olmayan, basitçe ana makineye veri girişinde kullanılan aletlerdi. Bu arada ben de bir Stanford Üniversitesi seyahati yapmıştım. 1980lerin başında IBM’in ilk masa üstü bilgisayarıyla tanışmıştım. İsmet Berkan’ın şöyle bir görüşü var: “Kişisel bilgisayarların tek başına Soğuk Savaş’ın sonunu getirdiğini ve Sovyet Birliği’ne diz çöktürdüğünü söylemiyorum ama kişisel bilgisayarların ortaya çıkmasını sağlayan ekosistemin varlığı bu savaşı kazandı. O ekosistem ise bilim-sermaye ilişkisiydi.” Ben de bu görüşe katlıyorum.

    Kitaptaki soru şöyle: Soğuk Savaş bitince tarihin ilerlemesi de bitti mi?

    Cevabı şöyle: Sovyetler Birliği, 1990 yılında bir askerî darbe ve ona direnen geniş sokak hareketleri sayesinde birkaç gün içinde sona erince aslında zaten bilinen ama bizim göremediğimiz kehanet gerçekleşti. Kehanet demişken, rahmetli, büyük dayım Komünizmle Mücadele dernekleri kurucusuydu ve zaten heyecanlı ve hakperest bir adamdı. Komünizm gelir diye hakikaten endişe ederdi. Bir gün bunu Sami Efendi’ye (*) danışmış. O da “Bir kızıl rüzgar eser, yetmiş sene sürer” hadisini hatırlatmış. O vakit pek anlaşılamamış ne dediği, ben haberlerde, “70 sene süren SSCB’nin çöküşü” diye okuyunca hatırlamıştım bunu.

    “Tarihin sonu” fikri Fukuyama’ya değil 19. yüzyılın büyük Alman düşünürlerinden Hegel’e ait. Uygar dünya benzer bir ekonomik-siyasi-toplumsal seviyeye gelince Hegel’e göre tarihi ileri taşıyan motor duracak, ondan sonra insanlar bu ideal toplumda sonsuza kadar mutlu mesut yaşayacaklardı. Fukuyama, komünizmin sona erip liberal demokrasilerin zafer elde etmesiyle Hegel’in söylediği “tarihin sonu”nun gerçekleşip gerçekleşmediğini merak ediyordu.

    Samuel Huntington “medeniyetler çatışması” teziyle ortaya çıktı. Büyük ideolojik çatışmalar sona ermişti ama yerine İslam medeniyetiyle Yahudi-Hristiyan medeniyeti arasındaki çatışma gelmişti. Artık “Yeşil Hilal” (**) projesinin hiçbir anlamı kalmamıştı. Bu bizde ordu, yurtsever ve milliyetçilerin daha sonra İslamcıları da yanlarına alarak Doğu’ya ve sonra kendi içlerine dönmelerine sebep oldu. Sanki S400/F35 çekişmesi, İHA – TOGG başarılarını tetikleyen bunlar olmuştu. Neyse sonra BOP (***) ile bu sorun çözülmeye çalışıldı. Ama Batı’nın da kafası karışıktı. Artık önlerinde Lozan’ın ekindeki taahhütlerine aldırmayan “aktif” bir Türkiye, bölgesel güç olmuş bir İran, karmakarışık bir Orta Doğu ve ikide bir acımasız, zamansız saldırıları ile söz dinlemez bir İsrail vardı. Ve Batı’da uzun süren bir barış ve refah döneminin ardından gelen Rusya dahil popülist, milliyetçi eğilimler iktidarda veya ortaktılar.

    ‘Kitap daha sonraki bölümde bugüne geliyor yani Bilgi Çağ’ına’

    İnsanlık daha önce iki kez üretim ilişkilerinin kökünden değiştiğine tanıklık etti. Bunlardan birincisi Neolitik Devrim ve Tarım Devrimi diye adlandırılan büyük değişimdi. Önceki yazılarda da vurgulandı, insanların avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik düzene geçmesi o güne kadarki dünyayı da, insanı da değiştirdi. Tarıma geçişle birlikte o güne kadar var olmayan kurumlar ve düşünceler ortaya çıktı, hukuktan vergiye, savaştan dini inanca kadar. Ve bu arada ciddi bir nüfus patlaması da yaşandı.

    Tarım Devrimi’nden kabaca 12-13 bin yıl sonra, günümüzden ise 250 yıl kadar önce bu sefer adına “Sanayi Devrimi” denen devrim geldi. Temelde üretimin makineler eliyle yapılması anlamına geliyordu Sanayi Devrimi; tabii bir de makinelerle yapılan üretimin birilerine satılması. Yani kapitalizm bu devrimin kaçınılmaz tamamlayıcısıydı. Onu demokrasi ve demokratik değerler, bu kitapta anlatmaya çalıştığım diğer ideolojiler ve sosyal değişimler izledi. Sanayi Devrimi yüzünden de dünya üzerinde ciddi bir nüfus patlaması yaşandı; bugün dünya nüfusu 8 milyarı zorlar durumda, uzmanlara göre 9-10 milyar civarına kadar yükselecek dünya nüfusu.

    Daha sonra kitapta bir yanılgı da şöyle ortaya konuyor:

    Yeni devrimin adı “Bilgi Devrimi” veya “Bilgi Çağı Devrimi”. Artık Bilgi Çağı’ndayız çünkü bundan böyle her şeyi bilgiyle ölçeceğiz. Bilgi Çağı’nı geçmişten ayıran ve bu çağa “Bilgi Çağı Devrimi” adını veren unsurlardan biri bu: Artık telefon üretip satmıyoruz, bilgi üretiyor, onu çoğaltıyor ve satıyoruz. Ticareti yapılan şeyin cebinizde taşıdığınız telefon olduğunu ve onu üretmeyi marifet sanıyorsanız, siz hala Sanayi Çağı’nda yaşıyorsunuz.

    Henry Ford’un üretim hattı aslında tasarım ve algoritma denen iki şeyi ön plana çıkartmıştı. Standartlaşmayı sağlamıştı Ford. Yani otomobili bilgiye dönüştürmüştü. Algoritma, basitçe bir şeylerin yapılma sırası ve düzeni anlamına gelen bir kelime.

    Alan Turing bilgisayarın atasını yaptı. Bu makineyi yaparken ister istemez bilgisayar programlama dili yaratmak zorunda kaldı, bilgisayar programlamanın matematiksel teorisini kurdu. Bugün hâlâ o teoriyi kullanıyoruz: Amacı ve hedefi belirli bir işlemi belli bir sıraya göre yapmak olan şeyler. Bir çeşit hesap makinesi. Siz ona bir tarafından bir bilgi giriyor, o bilgiyi ne şekilde işlemesi gerektiğine dair bir algoritma yazıyorsunuz (veya hazır yazılmışını alıyorsunuz) ve öbür taraftan da o bilgiden üretilmiş yeni bilgi çıkıyor. Bulaşık makinesi, çamaşır makinesi, sıcaklığı kontrollü fırın gibi şeyler evlerimize giren ilk robotlar oldu.

    Aynı anda dünya üzerinde belki milyarlarca insana hizmet sunan bir harita/seyrüsefer sistemi neden ve nasıl ücretsizdir, hiç düşündünüz mü? Sizin günün hangi saatinde, nerede olduğunuza ilişkin bilgi veya veri, sizinle ilgili en değerli verilerden biri. Bu veri milyarlarcamız için yıllardır birikip duruyor. Google gibi dev veri şirketleri, bu veriyi bizim hakkımızda topladığı diğer verilerle eşleştiriyor ve karşısına bizim hakkımızda mükemmel bir profil çıkıyor.

    Tam burada ikinci büyük aşamaya, yapay zeka uygulamalarına geliyoruz. Bir insan doğduktan ancak 25-26 yıl sonra yüksek bilgi gerektiren bir yerde çalışmaya “hazır” oluyor. Sonraki yılları ise hem bilgisini sürekli yenilemekle hem de tecrübe kazanmakla geçiyor.

    Yapay zeka şirketi DeepMind’ın geliştirdiği ve Go oyunu oynayan yapay zekâ programının neredeyse bütün ömrünü bu oyuna adamış, dünya şampiyonu bir oyuncuyu yenecek kadar Go oyununu öğrenmesi ise sadece bir gece sürdü. Benzer bir durum satrançta da var.

    Big data yani büyük veri ise her birimiz için ayrı ayrı biriktikçe, hepimizin türlü çeşitli davranışları önceden tahmin edilebilir hale geliyor.

    Bilgi Çağı Devrimi’nin kaçınılmaz biçimde getirdiği toplumsal değişimlerin en önemlisi bütün nüfusun eğitimden geçmesi gerekiyor artık. Dolayısıyla geleceğin dünyasında sadece eğitimli olmak da yetmeyecek, insanlar tarafından yapılması zorunlu bir iş hakkında eğitimli ve becerili olmak da gerekecek. Doktorluk ve avukatlığın pek çok alanı büyük bir hızla “insana özgü” olmaktan çıkıyor bugünlerde.

    Bir tarih felsefecisi şöyle diyor: “Gelecekte işe yaramazlar sınıfı ortaya çıkacak. Bugünlerde tarihte görülmediği kadar büyük göç akımları yaşanıyor. Sadece iklim yüzünden değil, ekonomik sebeplerle ve savaşlar yüzünden yaşama alanlarının kalmadığını düşünen fakir ülke insanları, görece daha zengin bölgelere doğru gitmek istiyorlar.”

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • Lütfi Hoca ebediyete uğurlandı

    Lütfi Hoca ebediyete uğurlandı

    Ankara’da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden eski Diyanet İşleri Başkanı ve İslami İlimleri Araştırma ve Yayma Vakfı (İSİLAY) Mütevelli Heyeti Başkanı Lütfi Doğan, dün son yolculuğuna uğurlandı. Doğan’ın naaşı, önceki gün ikindi vakti Ankara Hacı Bayram Camisi’nde gerçekleştirilen cenaze töreninin ardından İstanbul’a getirildi. Dün öğle vakti Süleymaniye Camisi’nde düzenlenen cenaze töreninde, Doğan’ın yakınları taziyeleri kabul etti.

    GERİDE ÖRNEK BİR HAYAT BIRAKTI

    İstanbul İl Müftüsü Safi Arpaguş’un kıldırdığı cenaze namazına, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, eski TBMM Başkanı Mustafa Şentop, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, AK Parti Genel Başkanvekili Efkan Ala, AK Parti Grup Başkanvekili Muhammet Emin Akbaşoğlu, AK Parti İstanbul Milletvekili Süleyman Soylu, AK Parti Mersin Milletvekili Nureddin Nebati, eski bakanlar İsmet Yılmaz ve Fikri Işık ile bazı belediye başkanları ve vatandaşlar katıldı. Namazın ardından merhum için dua edilirken, Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Burhan İşliyen de tezkiye konuşması yaptı. Lütfi Doğan’ın cenazesi, daha sonra Süleymaniye Camisi Haziresi’nde toprağa verildi. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz, “Siyaset camiamıza, Diyanet ve ilim camiamıza başsağlığı diliyoruz. Geride güzel ve örnek bir hayat bıraktı.” diye konuştu.

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • Kurtulmuş’tan Can Atalay açıklaması: Kimse TBMM’ye ödev vermeye kalkmasın

    Kurtulmuş’tan Can Atalay açıklaması: Kimse TBMM’ye ödev vermeye kalkmasın

    • “Bu Meclis yeni bir anayasa yapma gücüne sahip değildir demek, ‘yeni anayasayı sadece askerin dipçiğiyle yaparız’ demekle eş değerdir.”
       
    • “Hiç kimse TBMM’ye ödev vermeye kalkmasın. Yasama-yürütme-yargı birbirinden bağımsızdır.”
       
    • “Eğer Orta Doğu’daki bu süreç devam eder, özellikle komşu ülkelere sıçrarsa, bu kadar ısınan suyun kimi yakacağı belli olmaz.”

    Son dakika haberi: TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, gündemdeki konulara ilişkin açıklama yaptı. Kurtulmuş’un açıklamalarından öne çıkanlar şöyle: 

    SİYASETTE 50+1 TARTIŞMASI

    “Referandumla birlikte sistem değişikliğine gidildi. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçiliyor. Uzunca bir süredir Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle ilgili birtakım revizyonların yapılabileceği iktidar tarafında da muhalefet tarafında da konuşuluyor. 50+1 gibi konuları münferit olarak ele almak yerine Anayasa değişikliği kapsamında bu ve benzeri konuların beraber tartışılması taraftarıyım.

    Şahsen tercih edeceğim yöntem ve yol Anayasa tartışmaları içinde doğru zaman gelince bu konunun tartışılmasıdır.

    İttifak ile 50+1 aynı tartışma değil. Meclis’te grubu olan 6 siyasi parti var, 14 parti de temsil ediliyor. 28’inci dönemin en büyük avantajlarından biri. İttifakların olması işin akışının gereğidir.

    YENİ ANAYASA ÇALIŞMALARI

    Önce iklimin oluşturulması gerekiyor. Mühim olan partiler arasında müzakere ortamının oluşturulabilmesidir. Partilerin fikirleri A ve Z kadar zıt olabilir. Ama Türkiye’de yeni Anayasa çalışması fantezi değildir. Türkiye’deki bütün siyasi partilerin 12 Eylül Anayasa’sıyla sorunları vardır.

    Daha önce 64 maddenin üzerinde partilerin uzlaştığı çalışmalar yapıldı. Önyargıları kenara bırakmamız gerekiyor. ‘Anayasa müzakerelerine katılmayız’ demenin doğru olmadığı kanaatindeyim. Her partinin çalışmaları var. Bunların hepsi ortaya konulur.

    Yapabilirsek bu benim değil, Meclis’in başarısı olur. Hiçbir partinin de meselesi değildir. Cumhurbaşkanlığı sistemiyle ilgili düzeltme gereği varsa burada muhalefet partilerine de büyük görev düşüyor. Makul bir noktada konsensüs oluşursa bu noktalarda adımı atarak yolumuza devam ederiz.

    Bu Meclis, Türkiye’de istediği Anayasa değişikliğini yapmaya muktedirdir. Sivil irade artık Türkiye’de sistemin sahibidir. Ne yaparsanız yapın, yüzde 100 herkesin kabul edeceği bir metin ortaya çıkmayabilir. Devlet eksenli değil, millet eksenli bir Anayasa’ya ihtiyaç var.

    CAN ATALAY’IN DURUMU

    Bu tartışma mevcut Anayasa’dan kaynaklandığını görüyoruz. Meclis’in bu konuda tavrı belliydi. Yemin günü Meclis’te isminin okunması, komisyona seçilmesi Meclis’in tavrını ortaya koyuyor. 

    Hiçbir gücün TBMM’ye görev verme hakkı yoktur. TBMM, yasamanın merkezi olarak gerektiğinde Anayasa’yı değiştirecek güce sahiptir. Başından bunun için TBMM’nin tartışmanın tarafı olmaması için gayret sarf ediyorum. Hiç kimse TBMM’ye ödev vermeye kalkmasın. Yasama-yürütme-yargı birbirinden bağımsızdır. Ama yasama görevini üstelenen TBMM gerektiğinde yasaları değiştirecek tek güçtür.

    ÖZEL’İN ‘KÜRTLER DAHA AZ EŞİT’ SÖZÜ

    Siyasetçilerin kullandıkları dile dikkat etmesi lazım. Türk de Kürt de Alevi de Sünni de birdir. Ayrımcılığı kabul etmek mümkün değildir. Etnik ve mezhebi konularda bütün siyasetçilerimizin uyanık olması gerektiğini tavsiye ederim.

    İSRAİL’İN GAZZE’DEKİ KATLİAMLARI

    Beş uluslararası toplantıya katıldık. Sürekli olarak bu konuyu gündeme taşıyoruz. ‘İsrail’den fazla İsrailli’ ülkeler tanımı abartılı değildir. Hatta bazı Meclis Başkanlarıyla görüşmede insanlık adına üzülüyorsunuz. Hastaneler bombalanıyor, bebekler ölüyor, ses çıkarmamız lazım’ dedi. ‘Nereden biliyoruz o hastaneye İsrail’in bombaladığını, belki Hamas bombaladı?’ dedi. İsrailli yetkililer bile saldırıyı bu kadar pişkin savunamazdı.

    İnşallah ateşkes kalıcı olur. Bundan sonra yapılması gerekenleri de ‘insanlık cephesi’ olarak hep beraber yapmamız lazım. Batı’ya kalsa bu ateşkes olmazdı. Sokağa çıkıp katliama tepki gösteren insanları tebrik ediyoruz. O sesler olmasaydı ateşkes olmayacaktı.

    (Hamas, Filistin’de kalıcı çözümün aktörü olacak mı?) Bugün Hamas’ı konuşuyoruz, 20 sene evvel el Fetih’ten bahsediyorduk. Filistin direniş örgütleri bir sonuçtur. Bu işin dünü var. Orta Doğu’daki bu kadar dağınıklığın sonucunda İsrail çok ileri adımlar atmıştır. Ama bir de bunun önceki günü var. O da 1917’de başlar. Osmanlı o topraklardan çekilmek zorunda kalınca burada önce terör örgütleri kurdurulmuştur. Uzun dönemdir devam eden sorunun kalıcı çözümünü istiyor muyuz. İstiyorsak üç temel sorun çözülmelidir. 1967 sınırlarına bağlı tam manasıyla toprak bütünlüğü sağlanmış Filistin devleti kurulmalı. Yahudi yerleşimcilerin gasp ettikleri yerlerden sökülüp atılması ve Müslümanların kutsal mekanlarının korunması şarttır. Filistin bunun için direniyor. Çok ağır bedeller ödüyor. Ümit ederiz ki bu sorun çözülür.

    Tarih boyunca dünya barışının kapısı Orta Doğu barışıdır. Bu sağlanmadan dünya barışı sağlanmaz.

    “BU KADAR ISINAN SUYUN KİMİ YAKACAĞI BELLİ OLMAZ”

    İsrail’deki faşistler öyle görünüyor ki hazır burada bu kadar gücü varken işimizi bitirelim diye düşünüyor. Avrupa ülkelerinin verdiği siyasi desteği kesmesi lazım. Herkesin aklını başına toplaması lazım. Dünya zaten ateş çukurunun içinde. Eğer Orta Doğu’daki bu süreç devam eder, özellikle komşu ülkelere sıçrarsa, bu kadar ısınan suyun kimi yakacağı belli olmaz. Soykırıma varan bu katliamların durdurulması şarttır.

    İSVEÇ’İN NATO ÜYELİĞİ

    Türkiye, verdiği sözü yerine getirir ama muhataplarından da sorumluluklarını yerine getirmesini ister. Dışişleri Komisyonu kendi gündemi içinde meseleyi değerlendirecek, ondan sonra Genel Kurul’a gelecek. Meclis’te süreç kendi gündemi içinde işliyor.

    Kaynak: Haber7.com

  • Kurtulmuş’tan Can Atalay açıklaması: Kimse TBMM’ye ödev vermeye kalkmasın

    Kurtulmuş’tan Can Atalay açıklaması: Kimse TBMM’ye ödev vermeye kalkmasın

    TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, gündemdeki konulara ilişkin açıklama yapıyor. Kurtulmuş’un açıklamalarından öne çıkanlar şöyle: 

    SİYASETTE 50+1 TARTIŞMASI

    “Referandumla birlikte sistem değişikliğine gidildi. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçiliyor. Uzunca bir süredir Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle ilgili birtakım revizyonların yapılabileceği iktidar tarafında da muhalefet tarafında da konuşuluyor. 50+1 gibi konuları münferit olarak ele almak yerine Anayasa değişikliği kapsamında bu ve benzeri konuların beraber tartışılması taraftarıyım.

    Şahsen tercih edeceğim yöntem ve yol Anayasa tartışmaları içinde doğru zaman gelince bu konunun tartışılmasıdır.

    İttifak ile 50+1 aynı tartışma değil. Meclis’te grubu olan 6 siyasi parti var, 14 parti de temsil ediliyor. 28’inci dönemin en büyük avantajlarından biri. İttifakların olması işin akışının gereğidir.

    YENİ ANAYASA ÇALIŞMALARI

    Önce iklimin oluşturulması gerekiyor. Mühim olan partiler arasında müzakere ortamının oluşturulabilmesidir. Partilerin fikirleri A ve Z kadar zıt olabilir. Ama Türkiye’de yeni Anayasa çalışması fantezi değildir. Türkiye’deki bütün siyasi partilerin 12 Eylül Anayasa’sıyla sorunları vardır.

    Daha önce 64 maddenin üzerinde partilerin uzlaştığı çalışmalar yapıldı. Önyargıları kenara bırakmamız gerekiyor. ‘Anayasa müzakerelerine katılmayız’ demenin doğru olmadığı kanaatindeyim. Her partinin çalışmaları var. Bunların hepsi ortaya konulur.

    Yapabilirsek bu benim değil, Meclis’in başarısı olur. Hiçbir partinin de meselesi değildir. Cumhurbaşkanlığı sistemiyle ilgili düzeltme gereği varsa burada muhalefet partilerine de büyük görev düşüyor. Makul bir noktada konsensüs oluşursa bu noktalarda adımı atarak yolumuza devam ederiz.

    Bu Meclis, Türkiye’de istediği Anayasa değişikliğini yapmaya muktedirdir. Sivil irade artık Türkiye’de sistemin sahibidir. Ne yaparsanız yapın, yüzde 100 herkesin kabul edeceği bir metin ortaya çıkmayabilir. Devlet eksenli değil, millet eksenli bir Anayasa’ya ihtiyaç var.

    CAN ATALAY’IN DURUMU

    Bu tartışma mevcut Anayasa’dan kaynaklandığını görüyoruz. Meclis’in bu konuda tavrı belliydi. Yemin günü Meclis’te isminin okunması, komisyona seçilmesi Meclis’in tavrını ortaya koyuyor. 

    Hiçbir gücün TBMM’ye görev verme hakkı yoktur. TBMM, yasamanın merkezi olarak gerektiğinde Anayasa’yı değiştirecek güce sahiptir. Başından bunun için TBMM’nin tartışmanın tarafı olmaması için gayret sarf ediyorum. Hiç kimse TBMM’ye ödev vermeye kalkmasın. Yasama-yürütme-yargı birbirinden bağımsızdır. Ama yasama görevini üstelenen TBMM gerektiğinde yasaları değiştirecek tek güçtür.

    ÖZEL’İN ‘KÜRTLER DAHA AZ EŞİT’ SÖZÜ

    Siyasetçilerin kullandıkları dile dikkat etmesi lazım. Türk de Kürt de Alevi de Sünni de birdir. Ayrımcılığı kabul etmek mümkün değildir. Etnik ve mezhebi konularda bütün siyasetçilerimizin uyanık olması gerektiğini tavsiye ederim.

    İSRAİL’İN GAZZE’DEKİ KATLİAMLARI

    Beş uluslararası toplantıya katıldık. Sürekli olarak bu konuyu gündeme taşıyoruz. ‘İsrail’den fazla İsrailli’ ülkeler tanımı abartılı değildir. Hatta bazı Meclis Başkanlarıyla görüşmede insanlık adına üzülüyorsunuz. Hastaneler bombalanıyor, bebekler ölüyor, ses çıkarmamız lazım’ dedi. ‘Nereden biliyoruz o hastaneye İsrail’in bombaladığını, belki Hamas bombaladı?’ dedi. İsrailli yetkililer bile saldırıyı bu kadar pişkin savunamazdı.

    İnşallah ateşkes kalıcı olur. Bundan sonra yapılması gerekenleri de ‘insanlık cephesi’ olarak hep beraber yapmamız lazım. Batı’ya kalsa bu ateşkes olmazdı. Sokağa çıkıp katliama tepki gösteren insanları tebrik ediyoruz. O sesler olmasaydı ateşkes olmayacaktı.”

    Kaynak: Haber7.com

  • Eski danışmandan yeni ifşaatlar! ‘Oğul’ Fatih Akşener’in İyi Parti’deki rolü bakın neymiş

    Eski danışmandan yeni ifşaatlar! ‘Oğul’ Fatih Akşener’in İyi Parti’deki rolü bakın neymiş

    • HABER7 / ÖZEL

    Taciz ve kayıp para iddialarıyla sarsılan İYİ Parti’de kriz günden güne büyüyor. Parti içi siyasette iki yapılanmanın iddiaları ise krizi derinleştirdi. İYİ Parti son olarak ise FETÖ yapılanması ve kayıp para skandalıyla çalkalanıyor. 

    Meral Akşener ve eski danışmanı Dr. Hasan Sami Özvarinli

    Meral Akşener’in eski danışmanı Dr. Hasan Sami Özvarinli, Haber7 Muhabiri Dilan Can’a yaptığı açıklamalarda ise İYİ Parti’yi yöneten iki gruptan birinin FETÖ bir diğer grubun ise Akşener’in akrabaları olduğunu iddia etti. Parti içindeki FETÖ yapılanmasına ilişkin skandallar açıklamalarda bulunan Özvarinli, parti içindeki akraba grubunda bulunan Fatih Akşener’inde partiyi yöneten kişi olduğunu ifade etti.

    “ESMA BEKAR’IN REFERANSI FETÖ’DEN İHRAÇ EDİLDİ”

    7 ay önce İYİ Parti’den istifa ederken partiyi iki grubun yönettiğine söyleyen Meral Akşener’in eski danışmanı Hasan Sami Özvarinli, parti içi siyasette yer alan FETÖ yapılanması meselesine ilişkin Esma Bekar ile ilgili Akşener’in üstünde etkisinin yoğun olduğunu ifade etti.

    675 Sayılı KHK ile ihraç edilenler listesi 

     

    Esma Bekar’ın 2016 yılında FETÖ’den dolayı ihraç edilmesi geçtiğimiz günlerde gündeme bomba gibi düşerken Özvarinli, Esma Bekar’a referans olan kişinin de FETÖ’den ihraç edildiğini söyledi.

    “AKŞENER’İN ETRAFINDA FETÖ İLTİSAKLI İSİMLER VAR”

    Parti içinde bir FETÖ iltisaklı yapılanmanın olduğunu ifade eden Özvarinli, Yüksel Korkmaz’ın Amerika’da ve Pensilvanya’da FETÖ’nün vakfının kurucusu olduğunu iddia etti. Sami Özvarinli, Meral Akşener ve Yüksel Korkmaz’ın iletişimlerinin 35 yıl önce başladığını ve Yüksel Korkmaz bugüne kadar her an Akşener’in yanında olduğunu ifade etti. 

     

    Meral Akşener ve Yüksel Korkmaz 

    “FATİH AKŞENER İYİ PARTİ’Yİ YÖNETİYOR”

    İYİ Parti’yi yöneten bir diğer grubunda Akşener’in akrabaları olduğunu ifade eden Özvarinli Akşener’in oğlu Fatih Akşener’in partiyi nasıl yönettiğini anlattı. Meral Akşener’in eski danışmanı Hasan Sami Özvarinli, Fatih Akşener’in partide resmi bir görevi olmadığını ancak SOBRİNUS isimli ortağı olduğu danışmanlık şirketi üzerinden partinin sosyal medya işlerini yaptığını ifade etti

    SOBRİNUS Danışmanlık ve Eğitim Hizmetleri Şirketi 

    AKŞENER’İN OĞLUNDAN MİLLETVEKİLLERİNE TALİMAT!

    İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in oğlu Fatih Akşener’in resmiyette görevi olmamasına rağmen grup toplantılarına gittiğini, kendisi ile sürekli toplantılar yaptığını ifade eden eski danışman Özvarinli, Fatih Akşener’in milletvekillerine partinin siyasi yönelimiyle alakalı milletvekillerine telkinlerde bulunduğunu söyledi.

    Meral Akşener’in oğlu Fatih Akşener

    “MASAK İNCELERSE AKŞENER BU İŞİ TOPLAYAMAZ”

    Ümit Dikbayır konuşursa Akşener’in bile durumu toplayamayacağını söyleyen Özvarinli, MASAK’ın inceleme yaptığı takdirde Ümit Dikbayır’ın haklı çıkacağını ifade etti, Özvarinli, “Partinin her şeyini yapan, her işin organize eden Fatih Akşener.” diyerek ‘Fatih Akşener’i görmedim’ diyen partililere yüklendi.

    Ümit Dikbayır ve Meral Akşener

    “BEN MAİLLERİ FATİH AKŞENER’E GÖNDERİYORDUM”

    Fatih Akşener’in parti politikalarının belirlendiği toplantılara katıldığını ve toplantılara dair kendisine raporlar verdiğini iddia eden Meral Akşener’in eski danışmanı Dr. Hasan Sami Özvarinli, mailleri Meral Akşener’e değil Fatih Akşener’e gönderdiğini ifade etti.

    “AKŞENER’İN MAKAM ODASINDA FETÖCÜLER BEKLER”

    İYİ Parti içerisinde yaşanan krizin FETÖ yapılanması ve Akşener’in akrabalarının yarattığını ifade eden Özvarinli, Akşener’in istifa edeceğini iddia etti.

     

    KAYNAK: HABER7

    Kaynak: Haber7.com

  • ‘Akçeli işleri araştıralım’ önerisi Meral Akşener’i çileden çıkardı!

    ‘Akçeli işleri araştıralım’ önerisi Meral Akşener’i çileden çıkardı!

    İYİ Parti’de sular durulmuyor. Parti’nin önceki Mali İşler Başkanı ve Sakarya Milletvekili Ümit Dikbayır ile Genel Başkan Meral Akşener arasındaki “para” tartışmasının yanı sıra, partideki FETÖ, yolsuzluk, taciz gibi iddialar artarak sürüyor.

    Son olarak Akşener’in, “Akçeli işleri araştıralım” önerisi yapan eski Genel Başkan Yardımcısını, ağzını bozarak tehdit ettiği öğrenildi. Akşener’in 12 Haziran 2023 tarihli Genel İdare Kurulu toplantısında (GİK), öneriyi yapan Genel Başkan Yardımcısı ve GİK Üyesi Arzu Önşen’i, “Senin içinden geçerim. Genel Kurulda bu para pul işlerini karıştırırsanız, bu konulara girerseniz sizin içinizden geçerim.” diye tehdit ettiği belirtildi. Önşen’in Akşener hakkındaki şikayet dilekçesine ulaşıldı. Akşener’in tehdidi, Önşen’in Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na yaptığı şikayet dilekçesinde yer aldı.

    İŞTE O ŞİKAYET DİLEKÇESİ

    Önşen’in dilekçesinde, Parti içindeki kıyametin 2023 milletvekili seçimlerinde aday listelerinin açıklanınca koptuğu ifade ediliyor. Dilekçede “Milletvekili seçilmesi garanti olan yerlerde kullanılmış olan Genel Merkez (Genel Başkan) kontenjan adayların parti ve teşkilatlar ile bir alakalarının olmaması, hatta bir kısmının açıklandıkları gün parti üyesi dahi olmaması ve bir kısmının başka partilerin üyesi olduğu yönündeki iddialar ve sosyal medya paylaşımları parti teşkilatlarını ayağa kaldırmıştır” deniliyor.

    PARTİ İÇİNDEKİ TEPKİLERİ GÜNDEME GETİRİNCE İHRAÇ İŞLEMİ BAŞLATILDI

    Seçimlerin kaybedilmesi sonrası yaşanan infial ve tepkileri parti yetkili organlarında gündeme getiren Önşen hakkında ihraç işlemi başlatıldığı belirtilen şikayet dilekçesinde, 12 Haziran 2023 tarihinde yapılan İyi Parti Genel İdare Kurulu (GİK) toplantısında yaşananlar şu şekilde aktarılıyor: “Tehdit ve hakaret suçlarının işlendiği 12.06.2023 tarihinde yapılan İyi Parti Genel İdare Kurulu (GİK) toplantısıdır. Şüpheli Akşener anılan toplantının henüz girizgahında “Bu toplantıyı sizin için düzenledim, dökün eteğinizdeki taşları diye başlayarak eleştiriler karşısında nasıl bir tavır takınacağını göstermiştir… Önşen’in toplantıdaki konuşması sırasında, zaman zaman Genel Başkan tarafından sözü kesildiği anlatılan dilekçede, topluluk önünde Meral Akşener tarafından aleni bir şekilde tahkir ve tehdit edildiği belirtiliyor.

    “14 ADAY PARTİLİ DEĞİLDİ”

    Toplantıdaki konuşmasında; İstanbul 3. Bölge 2. sıra adayının vekil listesine konulduğu tarihte parti üyesi olmadığı, Antep 1. Sıra adayını teşkilatın tanımadığı, Kırklareli 1. sıra adayının Mecliste AK Parti adına görev yapmış biri olduğu… bu şekilde tam 14 tane örnek olduğunu, Partinin, partililerin, teşkilatların tanımadığı, onay vermediğini anlatan Önşen’in şikayet dilekçesi devamında milletvekilliği adaylıklarının para karşılığı verildiği iddialarını dile getirdiği bölüm şöyle:

    “En çok anlamadığım ve üzüldüğüm hususta şudur ki; Bu teşkilat seçim çalışmaları esnasında yürüdüğü her yerde, para aldınız, para ile listeler yer değiştirdi, para ile koltuklar alındı verildi cümleleri ile karşılaştı. Sosyal medyada, yazılı ve görsel medyada bu konular günlerce işlendi, gazeteler manşet yaptı. Bunlar yalanlanmadı, bu dedikodular sahipsiz bırakıldı, yok sayıldı. Şüyu vukuundan beter iken esaslı ve güçlü bir şekilde yalanlanmadı. Teşkilatlarımızın başı öne eğdirildi… GİK üyemiz benim yanımda İlçe başkanı ile konuştu ve ‘Abi bu adamın annesi 200 milyon lira verdik ikinci sıra oldu’ diyor. Telefonu 3 kişi canlı dinledik…”

    “SENİN İÇİNDEN GEÇERİM”

    Dilekçede, Önşen’in bu konuşmaları üzerine Akşener’in kendisini parmak sallayarak şu sözlerle tehdit ettiği kaydediliyor: “Arzu, Madem öyle çık karşıma aday ol Arzu. Senin içinden geçerim… Ama genel kurulda bu para pul işlerini karıştırırsanız, bu konulara girerseniz ‘sizin içinizden geçerim’, diyerek müvekkili tüm GİK huzurunda tehdit etmiş; Daha sonra bir kez daha ve bu kere yine parmak sallayarak “Senin içinden geçerim” diyerek tam 3 kere bu hitap ile seslenmiştir.”

    “O… DERLER”

    Ökşen’in “Ben ‘para verdik’ diyenleri GİK kararı ile Disiplin Kuruluna gönderelim. Yaptıkları açıklamaların savunmalarını yapsınlar. Sözleri ve eylemleri partimizi küçük düşürüyor. Gözlerimizi kapayınca bu sorun hallolmuyor, insanlar konuşuyor. Çenelerini kapatmak için GİK olarak bizim bu konu üzerine eğilmemiz ve gereğini yapmamız lazım.” demesi üzerine Akşener’in “Sen biliyor musun? Bizim toplumumuzda bir kadın ve bir erkek yan yana oturduğu zaman kadın için “O…” derler; diyerek Ökşen’e GİK üyeleri huzurunda hakaret ettiği de dilekçede belirtiliyor.

    “TOPLANTININ KAMERA KAYDI VAR”

    Dilekçede toplantıların kamera kaydına alındığı belirtilerek “Şüpheli Genel Başkanın katıldığı tüm GİK toplantıları kamera ile kaydedilmektedir. Bu nedenle ilk önce bu kamera kayıtları ve bunların deşifresini talep ediyoruz.” ifadeleri kullanılıyor.

    KAYNAK: AYDINLIK

    Kaynak: Haber7.com

  • Harekete geçtiler! Netanyahu’yu darbe korkusu sardı!

    Harekete geçtiler! Netanyahu’yu darbe korkusu sardı!

    İsrail’deki Ynet haber sitesine göre, parti içinden kendisine darbe yapılmasından endişelenen Netanyahu, nabız yoklaması için meclisteki Likud Partisi milletvekilleriyle görüştü.

    Likud Partisinden adı açıklanmayan bir yetkili, Netanyahu’nun, kendisinin yerine başkasının geçeceğinin konuşulmasından endişe duyduğunu ve partide bu fikirde bir grup bulunmadığından emin olmak istediğini söyledi.

    GİZLİ TARTIŞMA YAŞANDI

    İsrail siyasetinde Başbakan’a yöneltilen “Gazze savaşı ve 7 Ekim felaketinin sorumluluğunu üstlenmesi” yönündeki çağrıları hatırlatan yetkili, son günlerde Likud’da Netanyahu’nun görevden alınmasından sonra ne yapılacağına ilişkin gizli bir tartışma yaşandığına işaret etti.

    Önde gelen Likud yetkililerinden biri de partinin, Netanyahu’nun yerine başka bir aday çıkarmak suretiyle hükümetten güvenoyunun çekilmesi olasılığını tartıştığına dikkati çekti.

    Kaynak: Haber7.com

  • Tanju Özcan CHP’ye geri döndü!

    Tanju Özcan CHP’ye geri döndü!

    ANKARA (İGFA) – CHP Parti Meclisi partiden ihraç edilen Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın partiye geri dönmesine karar verdi.

    CHP Genel Başkan Özgür Özel “Herkesi baba ocağına davet ediyoruz.” demişti.

    Başkan Özcan sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada partiye geri dönüşünün resmi olarak başladığını duyurdu.

    “Biraz önce ‘Baba Evine’ dönüş talebim ile ilgili konunun bugün CHP MYK’sı ve Parti Meclisi’nin gündemine geleceğini memnuniyetle öğrendim” diyen Başkan Özcan, paylaşımında, “Yaşanan bu süreçte başarı odaklı bir siyasetçi olarak, paylaşımlarım ve söylemlerim sebebiyle istemeden kırdığım ve üzdüğüm partililerimizden helallik istiyorum” ifadelerini kullandı.

    Özcan, “Atatürk’ün partisinde ve onun ilkeleri çerçevesinde siyaset yapmaya devam edeceğim. Her şey çok daha güzel olacak” dedi.

  • Yerli ve Milli Parti, il başkanlarıyla istişare etti

    Yerli ve Milli Parti, il başkanlarıyla istişare etti

    ANKARA (İGFA) – İddialı kadrosu ve aktif çalışmaları ile vatandaşların dikkatini çeken Yerli ve Milli Parti çalışmalarını sürdürüyor.

    Genel Başkan Teoman Mutlu’nun “Yerli ve Milli iseniz hiçbir güç sizi yıkamaz” sözleri ile yola çıkan YMP, ülke genelinde teşkilatlanma çalışmalarında gösterdiği başarı ile takdir topladı. İddialı bir kadro ile yoluna devam eden Yerli ve Milli Parti, son olarak Genel Merkez’de Genel Başkan Teoman Mutlu önderliğinde II. İl Başkanları İstişare Toplantısı’nı düzenledi.

    İl başkanlarının ve parti yöneticilerinin hazır bulunduğu toplantıda, ülke gündemi ve Yerli ve Milli Parti özelinde görüş alışverişi yapıldı.

    Toplantı kapsamında konuşma yapan Genel Başkan Teoman Mutlu, partililere ve vatandaşlara seslenerek, “Hepimizin Vatana hizmet etmesi gerekiyor. Vatana hizmet sadece devlet kadrolarında yer almakla olmaz. Bu ülkeyi çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmak için atılacak her adım, yapılacak her çalışma vatana hizmettir. Siyasi tecrübelerle, istişareler neticesinde bu partiyi kurduk ve milletimiz için, ülkemiz için de en iyisini yapmaya devam edeceğiz” dedi.

  • İYİ Parti ile ittifak olacak mı? Özgür Özel’den açıklama!

    İYİ Parti ile ittifak olacak mı? Özgür Özel’den açıklama!

    Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı Sözcü TV yayınında yaklaşan yerel seçimlere ilişkin önemli açıklamalarda bulundu.

    Özel, “CHP ile İYİ Parti arasında yerel seçimde iş birliği olacak mı?” sorusuna, “Yerel seçimlerde ittifak yapmayacağız. Çünkü ittifak kelimesi çok yoruldu. El birliği ile o kelimeyi bayağı yıprattık. İttifak kelimesi artık çok olumlu çağrışım yapmıyor seçmenin kulağında. Ben ‘iş birliği’ kelimesini kullanmayı tercih ediyorum.” yanıtını verdi.

    Seçim bölgelerine özel iş birlikleri yapılabileceğini vurgulayan CHP lideri, “Bu iş birliğinde mümkünse iki parti ama özel bir gereklilik varsa belki bazen üçe çıkabilir ama genelde iki partinin iş birliğinin, güç birliğinin doğru olacağını düşünüyorum. İş yerel seçim olduğunda bir sorumluluğumuz var. O sorumluluk da şu; ‘ben kazanmazsam, sen kazanmazsan, biz kazanmazsak o kazanacak. O kim? Recep Tayyip Erdoğan.” ifadelerini kullandı.

    İYİ Parti Genel Başkanı Merak Akşener ile sorunları aşabileceklerini söyleyen Özel, “Ben Meral Hanım’la, Sayın Genel Başkan’ımızla, onun deyimiyle Meral Ablam ile beraber pek çok zorluğu aşacağımıza inanıyorum. Bunun için de ben üzerime ne düşüyorsa yapacağım. Umutla baktığım bir süreç. Mümkün olan en kısa sürede yapmalıyız. Olmazsa dünyanın sonu değil.” diye konuştu.

    Yeni yıla adayların belirlemiş olarak girmek istediklerini belirten Özel, önümüzdeki hafta partilerle yapılacak iş birliklerine yönelik bir görüşme trafiği başlatabileceklerini vurguladı.

    YAVAŞ’IN AKŞENER’İ ZİYARETİ

    Özgür Özel’e Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’e yaptığı sürpriz ziyareti de soruldu.

    Görüşmenin bilgisi dahilinde yapıldığını belirten Özel, “Benim selamlarımı iletti. İyi duygularımı götürdü. İyi duygular getirdi.” dedi.

    Kaynak: Haber7.com

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com