Etiket: Peygamber

  • Kor ateş dilenmeyin!

    Kor ateş dilenmeyin!

    Bir gün Peygamber Efendimiz ashabıyla sohbet ederken, ihtiyaç sahibi bir Medineli gelir ve ondan bir şeyler ister. “Evinde bir şeyin var mı?” diye sorar Allah’ın Elçisi. Bir kısmını sergi olarak, bir kısmını da elbise olarak kullandıkları bir örtü ve bir de su tasından başka bir şeyleri olmadığını söyler fakir sahabe. Rahmet Elçisi’nden maddî bir yardım beklerken, sıkıntısını kökünden halletmeyi hedefleyen bir öneriyle karşılaşır. Medineli zât evine gidip bu örtüyü ve tası getirecek, Allah Resûlü de onları müzayedeye çıkaracaktır. Orada bulunan diğer sahabiler de çözüme ortak olacak ve böylece ortak sorumluluk bilinci gelişecektir.

    Peygamber Efendimiz’in niyetini anlayan ashabın katkısıyla bu iki parça eşya müzayede neticesinde iki dirheme satılır. Gelen şahıs, Peygamberimizin talimatı üzerine bir dirhemle ailesine yiyecek bir şeyler, diğeriyle de küçük bir balta satın alacak ve bu balta onun ekmek teknesi olacaktı. Onunla dağdan bayırdan topladığı odunları satacak, geçimini bu şekilde sağlayacaktı. Öyle de oldu. On beş gün içinde on dirhem kazandı, ailesine yiyecek ve giyecek aldı. Resûlullah, tavsiyesine uyarak ailesinin ekmek parasını kazanmayı başaran bu gayretli sahabiye sonunda şu evrensel mesajı verdi: “Böylesi senin için kıyamet gününde yüzünde dilencilik lekesi ile gelmenden daha hayırlıdır. Yalnızca, şu üç kişi dilenebilir: Çok fakirlik çeken, ağır bir borç altında bulunan ve kan bedelinin altında ezilen.”

    VEREN EL ALAN ELDEN ÜSTÜNDÜR

    Başkalarına el açmanın veya dilenmenin insan onurunu zedeleyen bir davranış biçimi olduğu muhakkaktır. Ancak şartlar zorunlu kıldığında bu yolun kaçınılmaz olabildiği de aşikârdır. İçinde yaşadığı toplumun olumlu olumsuz tüm koşullarına tanık olan Peygamberimiz, dilenmeyi tasvip etmemekle birlikte, onun toplumsal bir olgu olduğunu kabul etmiştir. O (sav), “Üstteki (veren) el, alttaki (alan) elden daha hayırlıdır. Sen, (vermeye) geçimini sağladığın ailenden başla!..” buyurarak gerek alan gerekse veren el durumundakilere yönelik mesajlar vermiştir. Buna göre Allah Resûlü maddî imkânı yerinde olanları infak etmeye teşvik ederken bunu ‘üstteki el’ olarak nitelemiştir. ‘Alttaki el’ ise isteyen el olarak anlaşılmıştır. Rivayette her iki tarafın da hayırlı olduğunun belirtilmesi dikkat çekicidir. Yoksulların zenginlerin malına ihtiyacı olduğu kadar, zenginlerin de mallarından bir kısmını vermek için fakirlere muhtaç olduğu bir gerçektir. Resûlullah Efendimiz mecbur kaldığı için istemek zorunda kalan kişilerin de hayırlı olduğunu söyleyerek onların onurlarının kırılmasını engellemiştir.

    İSTEYENE VERİN

    “İsteyeni azarlama!” ayeti ile istemek durumunda kalanlara nasıl davranılması gerektiği de hatırlatılmıştır. Yüce Kitabımızda, ihtiyacından dolayı isteyen yoksulların, zenginlerin mallarında belli bir hakkı olduğu bildirilmekte, bu nedenle zenginlere, fakirlere yardım etmelerini gerektiren birtakım sosyal ve malî sorumluluklar yüklenmektedir. Zengin Müslümanlara zekât farz kılınmış ve fakirler zekât verilecek kimseler arasında zikredilmiştir. Özellikle yakın akrabaları gözetmek zenginlere ait bir yükümlülük olarak kabul edilmiştir. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de ihtiyacından dolayı isteyene maddî yardımda bulunmanın iyi bir müminin başlıca dinî ve ahlâkî niteliklerinden olduğu, mükâfatının ise kat kat verileceği vurgulanmıştır.

    İSTEMEYİ ALIŞKANLIK HALİNE GETİRMEYİN

    Tüm bunlardan, zengin olduğu hâlde dilenen, belki de bu sayede zengin olan ve istemeyi alışkanlık hâline getirenlere yönelik bir pay çıkarılmamalıdır. Çünkü Resul-u Ekrem, “Sizden birinizin urganı alıp (dağa giderek) bir bağ odun getirip satması ve böylece Allah’ın onun itibarını koruması, bir şey verip vermeyecekleri belli olmayan kimselerden dilenmesinden daha hayırlıdır.” buyurmuştur. Nitekim yine Peygamber Efendimizin ifadesiyle, “Kesinlikle hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek yememiştir. Allah’ın Peygamberi Davut (as) da kendi elinin emeğini yiyordu.”

    Hz. Peygamber dilenerek insanların üzerinden geçim sağlamayı asla tasvip etmemiştir. Tam aksine o, “Servetini artırmak için dilenen, istediği az ya da çok olsun, gerçekte kor ateş dilenir.” sözüyle muhtaç olmadığı hâlde, sırf mal varlığını artırmak amacıyla dilenenlere yönelik çok ağır ifadeler kullanmış, bu tip insanların aslında mal değil ahirette tadacakları azap için kor ateş topladıklarını belirtmiştir. Yüzsüzlük yapıp istemeyi alışkanlık hâline getirenlerin hâli de Resûlullah tarafından tasvir edilmiştir. “İnsanlardan dilenip duran kişi, sonunda kıyamet gününde (Allah’ın huzuruna) yüzünde bir parça bile et kalmamış vaziyette gelir.” sözüyle Hz. Peygamber, dilenenlerin kıyamet günü düşecekleri acıklı hâli anlatmıştır. Hadiste tasvir edilen durum zahiri anlamda değerlendirildiği gibi, böyle bir kimsenin kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkacak yüzünün olmayacağı, zelil bir şekilde huzura çıkacağı şeklinde de anlaşılmıştır.

    SAHTEKARLIKLA ÖZDEŞLEŞTİ

    Günümüzde dilencilik olgusu ne yazık ki eski masum görüntüsünden uzaklaştı ve Sevgili Peygamberimizin sert uyarılarda bulunduğu, ‘muhtaç olmadığı hâlde istemek’ boyutuna yaklaştı. Yalan beyanlarla, aldatıcı görüntülerle iyi niyetli insanların duygularını etki altında bırakmaya çalışan dilencilerin oluşturdukları yapı giderek bir sektör hâline geldi ve bu sektörün de zenginleri türedi. Toplum nezdinde sahtekârlıkla âdeta özdeşleşen bu sektör, gerçek ihtiyaç sahiplerinin ister istemez göz ardı edilmesine ve mağduriyetlerinin artmasına yol açıyor. Bu durumda sosyal devlet anlayışının gereklerini uygulamakla yükümlü yetkili idari mercilerin yanı sıra, ‘sadaka’ kavramının sağlayacağı dinî motivasyon ve manevi güçle toplumsal duyarlılıkların devreye girmesi de zorunludur. Dilenciliğin kökünün kazınması, polisiye tedbirlerden çok, Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği servette yoksulun hakkının da olduğunu bilen ve bunu vermeden malının temizlenemeyeceği bilincinde olan zenginle, bireysel ahlâkın zirvesi olan ‘iffet’ duygusuyla onurunu hiçbir zaman ayaklar altına düşürme niyetinde olmayan fakirin el ele vermesi sayesinde mümkündür.

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • Cuma hutbesi: Allah’ın rahmeti ve inayetine sığınmanın adı Eûzü-Besmele

    Cuma hutbesi: Allah’ın rahmeti ve inayetine sığınmanın adı Eûzü-Besmele

    Din Hizmetleri Genel Müdürlüğünün hazırladığı bu haftaki Cuma hutbesinin konusu “Allah’ın rahmeti ve inayetine sığınmanın adı: Eûzü-Besmele” olarak belirlendi.

    Muhterem Müslümanlar!

    Okuduğum ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

    “De ki: Rabbim! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım. Onların yanı başımda bulunmalarından da sana sığınırım.” [Mü’minûn, 23/97, 98.]

    Okuduğum hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor:

    “Bismillâhirrahmânirrahîm  ile başlanmayan her önemli iş, bereketsiz ve sonuçsuzdur.” [Süyûtî, el-Fethü’l-kebîr, II, 303.]

    Aziz Müminler!

    Cenâb-ı Hak, peygamberleri aracılığıyla her türlü sıkıntı ve zorluktan kurtaran, iyilik ve hayır kapılarını açan iki önemli cümle öğretmiştir bizlere. Bu iki cümle, Eûzü-Besmele olarak bildiğimiz

    اَعُوذُ بِا للّٰهِ مِـنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيــمِ

    ve

    بِسْــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمَـنِ الرَّحِيـمِ

    ’dir.

    Eûzü-Besmele,

    Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım”

    ,

    “Söz ve işlerime Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlarım”

    demektir. Rabbimizin emir ve yasaklarına göre hayatımızı tanzim etme kararlılığını göstermektir.

    Kıymetli Müslümanlar!

    Eûzü-Besmele, imkânları ve gücü sınırlı olan insanın, sonsuz kudret ve merhamet sahibi Allah’a sığınmasıdır. Allah’ın her an ve her yerde kendisini gördüğü bilinciyle yaşamasıdır. Eûzü-Besmele, ibadetlerimizin anahtarıdır. Dilimizin süsüdür.

    Eûzü-Besmele ile açılır gönül kapıları Allah’a. Zorlukların üstesinden gelmek için Eûzü-Besmele ile niyazda bulunulur Yüce Mevlâ’ya. Sorumluluklar yerine getirildikten sonra Eûzü-Besmele ile hastalıklara şifa istenir Allah’tan. Bütün tedbirler alındıktan sonra Eûzü-Besmele ile sıkıntılara çare beklenilir Cenâb-ı Hak’tan.

    Değerli Müminler!

    Eûzü-Besmele, kitaplara ve levhalara sığdırılamayacak kadar değerli ve kıymetli bir hazinedir. Rabbimiz, onları anlayalım ve hayatımızın her alanında kılavuz edinelim diye bizlere göndermiştir. Nitekim tertemiz yaşantılarıyla insanlara örnek olan bütün peygamberler, davetlerine Eûzü-Besmele ile başlamışlardır. İnsanları tevhit ve vahdete Eûzü-Besmele ile çağırmışlardır. Haramlardan, gayri meşru işlerden, kin, nefret ve öfkeden, fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınmışlardır. Şeytana, şeytani duygu ve düşüncelere, her türlü şerre ve şer odaklarına karşı Allah’tan yardım istemişlerdir. Yüce Rabbimizin bu husustaki emri gayet açıktır:

    وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ

    “Eğer şeytandan seni kötülüğe sevk edecek bir düşünce gelirse, hemen Allah’a sığın.” [Fussilet, 41/36.]

    Öyleyse Aziz Müslümanlar!

    Bizler de hayatımızın her ânını Eûzü-Besmele ile ilmek ilmek dokuyalım. Eûzü-Besmele ile başlayalım her sözümüze ve işimize. İyiliklerle kuşatalım dört bir yanımızı; yaklaşmayalım hiçbir kötülüğe. Eûzü-Besmele ile öğrenelim ilmi, bilimi ve teknolojiyi. Allah’ın adıyla okuyalım, okutalım. Öğrendiklerimiz bizi Allah’ın rızasına ulaştırsın, dünya ve ahiretimizi mamur kılsın. Eûzü-Besmele ile girelim evimize. Huzur ve mutluluğu hâkim kılalım ailemizde; şiddet ve nefretten uzak duralım her zaman ve her yerde. Eûzü-Besmele ile işyerlerimizi açalım, mesaimize başlayalım. Helalinden kazanıp helale harcayalım; haramdan, kul ve kamu hakkından sakınalım. Eûzü-Besmele birleştirsin gönüllerimizi. Sağlamlaştıralım birlik, beraberlik ve kardeşliğimizi; aramıza fitne, fesat ve ayrılık sokmaya çalışanlara asla fırsat vermeyelim.

    Kıymetli Müminler!

    Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) evinden çıkarken, evine girerken, yatarken, kalkarken daima Eûzü-Besmele çekerdi. Eûzü-Besmele ile sözlerine ve işlerine başlar, Eûzü-Besmele ile Rabbine niyazda bulunurdu. Bizler de mübarek üç ayların birincisi Receb’in şu ilk gününde samimiyetle açalım ellerimizi Yüce Rabbimize. Tevazu ile boyun eğelim Cenâb-ı Hakk’a. Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in kendisini örnek almamızı isteyerek yaptığı şu duayla sığınalım Allah’a:

    “Allah’ım! Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s)’in senden istediği bütün hayırları biz de istiyoruz, lütfeyle. Sana sığındığı bütün kötülüklerden biz de sana sığınıyoruz, muhafaza eyle. Yardım sendendir ve dönüş sanadır. Güç ve kuvvet sadece senin yardımınladır.” [Tirmizî, Deavât, 88.]

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • Manevi hasat vakti

    Manevi hasat vakti

    Rabbimizin rahmet deryasının coştuğu üç aylar olarak isimlendirilen günler, geceler ve kandillere kavuştuk çok şükür. Birbirinden kıymetli geceleri içinde barındıran Recep, Şaban ve Ramazan aylarına Peygamber Efendimiz’in (sav) verdiği kıymeti biliyoruz. Dinimizde ayrı bir değeri olan üç ayların, insani özelliklerin olgunlaşmasında ve iradenin kontrol altına alınmasında rolü büyüktür. Özetle üç aylar ve kandiller, dünyevî meşguliyetlerimizden sıyrılıp, yaratılış gayemizi düşünmemiz; yaratan ve yaratılanlarla olan münasebetlerimizi değerlendirmemiz için son derece kıymetli fırsatlardır. Peki üç ayları nasıl ihya etmeliyiz?

    İYİ BİR MUHASEBE, TEVBE VE İSTİĞFAR

    Cenab-ı Hakk’ın “Düşünmez misiniz?” (Âl-İ İmrân-65) “Umulur ki tefekkür edersiniz” (Bakara-219) âyetleri ve “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz” hadisi muhasebenin önemini ortaya koyar. Eksikleri tespite ve bilinmeyenleri keşfe götüren bu yol, başkasında eksik ve ayıp aramaya fırsat da bırakmaz. Bu nedenle bir saatlik tefekkür nice yılların nafile ibadetine denk kabul edilmiştir. Ardından da “Ey iman edenler! Allah’a samimiyetle tevbe edin!” (Tahrim-8) ayeti hasebince bolca tevbe ve istiğfar edilmelidir. Tevbe için iyi bir hazırlık yapılmalı, güzelce abdest alınmalı, helal lokma yemeye gayret edilmeli, pişmanlık duyup, bir daha günaha düşmemeye karar verilmelidir.

    BOL BOL KUR’AN-I KERİM OKUNMALI

    Hayat rehberimiz Kur’an, insanlar için doğru yolu gösteren bir hidayet rehberidir. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurur: “Kur’an okuyunuz. Çünkü Kur’an, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaatçi olarak gelecektir.” Bu sebeple gündüz ve geceleri bol bol Kur’an-ı Kerim okuyarak, hatim başlayarak geçirmek geleceğimizi ve geçmişlerimizi nurlandırır. Kur’an’ı anlamak için meal ve tefsir okumak da bu günlerde yapılacak en kıymetli çalışmalardan biridir.

    SALÂTÜ-SELÂM VE ZİKİR

    Allah Teâlâ Ahzab Suresi 56. ayette şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selam edin.” Biz de her daim kendisine yapılan selama karşılık veren Peygamber Efendimize olan bağlılığımızı ve O’na olan sevgimizi, bu aylarda ve gecelerde, çokça salât ve selam getirmekle ifade edelim.

    Yine Allah Hicr Suresi 6. ayette, “Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur” buyurur. Kalplerin sukûnete ermesi için dil ve kalp ile zikir halinde olmalıyız.

    NAMAZLARA ÖZEL DİKKAT

    Bu aylarda ve ayların içine gizlenmiş kandil gecelerinde en az bir günlük geçmiş namazlardan kaza edilmeli. Eğer kaza borcu yok ise nafile namaz kılınarak mübarek zamanlar ibadetle ihya edilmeli. Yine bu günlerde vakit namazlarda cemaate devam etmeye dikkat edilmeli.

    ÇOKÇA DUA EDELİM

    “De ki: Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?” (Furkan-77) Bu mübarek geceler, Rabbimize dua ve niyazda bulunma zamanlarıdır. Yine Rabbimizin verdiği nimetlere hamd ve şükür halinde bulunmayı unutmamalıdır. Nitekim hadis-i şerifte duanın kabul olmasının iki şartından birinin hamd diğerinin de salavat olduğu bildirilmiştir.

    SADAKA VE NİFAKI ARTIRALIM

    Allah yolunda infakta bulunup sadaka vermenin kişiyi pek çok tehlike ve belalardan muhafaza edeceği, buna ilaveten sadaka sahibini Allah’ın rızasını kazandıracağı unutulmamalıdır. Bu müstesnâ günler de sadaka vermeye en güzel vesilelerdir. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah yolunda infâk edin! Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Bir de ihsanda bulunun. Zira Allah, muhsinleri (iyilikte bulunan, işini güzel yapan ve ihsan şuuru ile yaşayanları) sever.” (Bakara-195)

    BAĞIŞLANMA UMUDU

    Bunlar haricinde bu güzel günlerde, kabirleri ziyaret edelim, hayır ve hasenatımızı çoğaltma yarışına girelim, çocuklara hediyeler verelim ve onları camiye getirip manevi hazzı onlara yaşatalım, nafile oruçlar tutalım, Peygamberimizin hayatını ve hadislerini okuyalım, yetimlere fakirlere ve kimsesizlere sofralarımızda yer açalım. Bu aylar ve geceler rahmet iklimine açılma zamanlarıdır, arınma mevsimleridir, bağışlanma umudumuzdur. Özetle bu ay ve gecelerde ellerimizi semaya gönlümüzü Mevla’ya açalım inşallah.

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • İslam’da savaş hukuku ve savaş ahlakı: Peygamberimizin sahabeye verdiği üç ders

    İslam’da savaş hukuku ve savaş ahlakı: Peygamberimizin sahabeye verdiği üç ders

    İslam Düşünce Enstitüsü Başkanı Mehmet Görmez, İslam’da savaş hukuku ve savaş ahlakını anlattı. Peygamber Efendimizin uygulamalarını ve hadislerini de aktaran Görmez, Mekke’nin fethinde Peygamberimizin sahabelere verdiği üç derse dikkati çekti. 

    Mehmet Görmez’in konuşmasından öne çıkan başlıklar şöyle: 

    “GAZZE ÇOCUK MEZARLIĞINA DÖNDÜ”

    Tarihte savaşlar hep var oldu ama bugüne kadar savaş ahlakından yoksun böyle bir katliam görülmemiştir. Bütün devletlerin savaş hukukuna dair kabul ettiği ne varsa ihlal edildi. Cenevre Sözleşmelerinin bütün maddeleri daha önce Ruanda’da Afganistan’da, Bosna’da nasıl çiğnendiyse, yine çiğnendi. Herhangi bir devleti bırakın herhangi bir terör örgütü dahi bu kadar çocuk katletmemiş, sivilleri hedef almamıştır. Siviller hastaneye sığındığında hastaneler, okullara sığındığında okullar, kamplara gittiğinde kamplar bombalanıyor. Koca şehir çocuk mezarlığına dönmüş durumda.

    2,5 milyon insan açlığa, susuzluğa mahkum edilmiş durumda. İlaçtan, gıdadan, ışıktan mahrum. Üstelik bütün bunlar da çağdaş dünyanın gözü önünde olup bitiyor.

    İslam’da savaş hukuku ve savaş ahlakına dair bazı notlar paylaşmak istiyorum.

    İslam medeniyeti hiçbir medeniyette görünmeyen savaş hukuku ve savaş ahlakı miras bıraktı.

    SAVAŞ HUKUKU VE AHLAKININ TEMELLERİ KUR’AN-I KERİM’DE

    Savaşlarda dokunulmazlığı olan insanlar kimlerdir? Sivil-asker ayrımını nasıl yaparız? Sivillere nasıl muamele edilir? Gece baskınlarının hükmü nelerdir? Siviller canlı kalkan olarak kullanılabilir mi? Veya kullanılırsa Müslümanlar nasıl hareket edecek? Eman dileyenlere nasıl muamele edilecek? Düşmanların mülkü yağmalanabilir mi? Tabiatın hakkını, şehirlerin hukukuna nasıl riayet edilir? İşkence yapmak caiz midir? Harp esirlerinin hükümleri nelerdir? Yaralıları tedavi ettirmek gerekli mi? Düşman ölülerini ne yapmak gerekir? Bu ve benzeri sorular etrafında merhamet yüklü bir adaleti tesis edecek, İslam medeniyetinin yüz akı evrensel prensip ve ilkeleri İslam’ın ilk yüzyılında bu literatürde tartışıldığını ve her birinin bir neticeye bağlandığını görüyoruz.

    Savaş hukuku ve ahlakının temellerini Kur’an-ı Kerim’de görüyoruz. Ancak hicretten sonra Cenab-ı Hak onlara savunma savaşının iznini verdi. Fakat savaş izni ayetlerinde hep şöyle bir ayet geçer: “Ancak sizinle savaşanlarla savaşın ama savaşın sınırlarını aşmayın. Allah savaş hukukunun sınırlarını aşanları sevmez.” Bu sınırları Hazreti Peygamber hem sözleriyle hem hayatıyla ortaya koydu. Savaş hukukunun bilhassa Hazreti Peygamber’in dilinde ‘en çok savaşta dokunulmayacaklar kimlerdir?’ Bunu görüyoruz.

    Allah Resulü orduyu savaşa gönderirken şunu demiştir: Allah’ın adıyla gidin, Allah Resulü’nün adıyla hareket edin ancak hiçbir piri fani ihtiyara dokunmayın, öldürmeyin. Hiçbir çocuğu öldürmeyin. Hiçbir kadına el sürmeyin, öldürmeyin. Aşırı gitmeyin. Islah edici olun. İhsanda bulunun.

    ALLAH’IN İKAZI: CEZALANDIRIRKEN MİSLİYLE MUKABELE EDİN

    Bazen bu konularda uyarıldığına şahit oluyoruz. Mesela Uhud Savaşı’nda, Hazreti Hamza’nın bütün organlarının kesildiğini biliyoruz. Amcasını bu haliyle görüp gözyaşları dökerek dua ettikten sonra mübarek dilinden şöyle bir cümle dökülür: “Allah’a hamd olsun ki biz de onlardan en az 70 kişiyi bu şekilde cezalandıracağız.” Fakat Hazreti Cebrail ikaz mahiyetinde Nahl Suresi’nin şu ayetini getirir: “Cezalandıracağınız zaman size yapılanın misliyle mukabele edin.” Arkasından şu ifade yer alır: “Fakat sabrederseniz bu sizler için daha hayırdır.” Cenab-ı Hak, Hazreti Peygamber üzerinden savaşta kin, öfke ve intikamla hareket edip aşırı gitmeyi yasakladığını ifade buyurmuş oluyor.

    Hazreti Ebubekir, Resulullah’ın vefatından hemen sonra Usame bin Zeyd’i Şam’a yolcu ederken, Allah Resulü’nün savaşla ilgili ilkelerini tek tek sıralar:

    “Ey insanlar; ihanet etmeyin, aşırı gitmeyin, masum insanları mağdur etmeyin, işkence yapmayın, küçük herhangi bir çocuğu öldürmeyin, yaşlılara dokunmayın, kadınlara dokunmayın, öldürmeyin, hurma ağaçlarını devirmeyin, yakmayın, meyveli hiçbir ağacı kesmeyin, herhangi bir koyunu, ineği, deveyi kesmeyin, sadece yiyeceğiniz kadar kesebilirsiniz. Siz, bazı insanlar göreceksiniz onlar kendilerini manastırda ibadete adamışlardır. Onları yaptıklarıyla baş başa bırakın, onlara da dokunmayın.”

    HAZRETİ EBUBEKİR’İ ÖFKELENDİREN HADİSE

    Ukbe bin Amir bir Hristiyan kasabayı fethetmiştir. Başlarında zalim bir patrik vardır. Patriğin kafasını keserek Medine’ye gönderir. Allah Resulü’nün halifesi Sıddık-ı Ekber buna çok öfkelenir. “Siz azıtmışsınız. Allah Resulü’nün sünnetlerini bırakıp Bizans’ın kötü sünnetlerine mi uymaya başladınız? Bana kelle taşımayın, haber yazın” der ve arkasından Allah Resulü’nün muhteşem bir hadisini hatırlatır: Siz bilmiyor musunuz Peygamber Aleyhisselam şehirleri yağmalamayı, işkence yapmayı yasakladı. Kıyamet gününde en şiddetli azap görecek üç çeşit insan sayar: Birisi peygamber katilleri, birisi insanları dalaleti sürükleyen idareci, diğeri de birisine işkence yapan.

    HAZRETİ ÖMER: CEZASINI BİZZAT BEN VERİRİM

    Savaş hukuku ve savaş ahlakı bilhassa Hazreti Ömer döneminde teminat altına alınmıştır. Hazreti Ömer de Ebu Ubeyde bin Cerrah’ı Şam’a gönderirken şu hutbeyi irad etmiştir: Allah’ın adı ve yardımıyla gidin. Allah’tan zafer dileyerek gidin. Sabırdan ve haktan ayrılmayın. Allah yolunda savaşın ama savaşın hukukunu, sınırlarını aşmayın. Allah sınırları aşanları sevmez. Düşmanla karşılaştığınızda korkuya kapılmayın. Gücü elde ettiğinizde sakın insanlara işkence yapmayın. Galip geldiğinizde aşırı gitmeyin. Yaşlıları öldürmeyin, kadınları öldürmeyin, yeni doğmuş çocukları öldürmeyin. Savaşın kızıştığı anlarda dahi bunları unutmayın, ganimete dalmayın. Cihadı dünya menfaatiyle kirletmeyin. Allah ile yapacağınız alışverişteki kar ile yetinin.

    Hazreti Ömer döneminde İran’da bir Müslüman asker bir düşman askeri veya komutanına eman diledikten sonra öldürür. Bu haber Hazreti Ömer’e ulaşınca ordu komutanına ültimatom gönderir. “Her kim birini eman diledikten sonra öldürürse onun cezasını bizzat ben kendim veririm” der.

    Filistin topraklarında Hazreti Ömer’in Resulullah’ın vefatından 6 yıl sonra muhteşem girişi, orada verdiği emanname savaş hukuku ve savaş ahlakı ilkelerini içine alır.

    Tarih değiştikten sonra savaş aletlerindeki büyük gelişmeler İslam fakihlerini tartışmaya sevk etmiştir. O gün henüz ortada kimyasal silah, nükleer bomba, fosfor bombası, kitle imha silahları yok. Ama ilk defa mancınıkla tanıştılar. Veya Rum ateşi olarak adlandırılan; ucunda ateş veya zehir olan oklarla tanıştıklarında, yahut düşmanların çocukları ve kadınları kalkan olarak kullandıklarına şahit olduklarında savaş hukuku ve ahlakının ilkelerini yeniden kaleme aldılar. Bu yeni durumlar yeni tartışmaları beraberinde getirdi. Mesela mancınıkla şehrin ortasında kimlerin öleceğini bilmeden bu silahı kullanmak doğru olur mu veya şehirlerin yakılmasına sebep olmak mümkün olur mu? Genel olarak savaşın zorunluluklarıyla İslam ümmetinin bekasıyla savaşın hukuku ve ahlakı arasındaki dengeyi korumak için çok önemli ilke ve esaslar ortaya koydular. Mesela mancınıkla surlar vurulsun ama şehirler tahrip edilmesin dediler. Yakmak kesinlikle caiz değildir. Zaten kadın ve çocukların kalkan olarak kullanılması caiz olmadığı gibi, kullanılırsa da Müslümanların savaşa ara verecekleri açıkça ifade edildi.

    PEYGAMBER EFENDİMİZİN MEKKE’NİN FETHİNDE VERDİĞİ 3 DERS

    Mekke’nin fethine giderken savaş hukuku ve savaş ahlakına verdiği üç ders.

    Ordu Medine’den çıkarken sancak Saad bin Ubade’nin elindedir. Saad bin Ubade, devesinin üzerinde yükselerek şöyle bir konuşma yapar:

    “Bugün etin kemikten ayrılan zorlu savaş günüdür. Bugün Allah’ın kan dökmeyi bize helal kıldığı gündür. Bugün Allah’ın Kureyş’i zehir kılacağı gündür.”

    Mekkelilerden çok çekti Müslümanlar. Hicrete zorlandılar, Medine’de onlardan kalmak için savaşlar düzenlendi. Herkeste bir öfke var, beşer neticede. Fakat ona rağmen kin ve öfke kokan bu ifadeler, Allah Resulünü rahatsız etti. Elinden sancağı alarak oğluna, bir başka rivayete göre de Hazreti Ali’ye verdi. Ve sonra şu konuşmayı yaptı.

    “Bugün merhamet günüdür. Bugün Allah’ın kan dökmeyi haram kıldığı gündür. Bugün Allah’ın Kureyş’i aziz kılacağı gündür.”

    Birinci dersi bu şekilde verdi. Yola koyuldular. Fakat yolda bir çalının dibinde üç tane yavru yavrulayan bir köpek gördü Allah Resulü. Devesinden indi, köpeğine ve yavrularına merhametle baktı. Sonra bir sahabeyi yanına çağırdı, ‘Sen bu yavruların yanında ordu zarar vermesin diye nöbet bekleyeceksin’ dedi.

    Üçüncü dersi Mekke’ye girerken verdi. ‘Ebu Sufyan’ın evine giren güvendedir, kapısını kapatıp evine giren güvenlidir, her kim Mescid-i Haram’a sığınırsa güvendedir’ dedi. Sonra herkesi topladı. Önce onlara, ‘Size ne yapacağımı zannediyorsunuz’ diye sordu. Sonra şöyle dedi: Bugün size Yusuf’un kardeşlerine söylediklerini söylüyorum. Bugün size bir kınama bile yoktur.

    Bazıları Hazreti Peygamber’in bu talimatına uymadılar. Resulullah Halid bin Velid’i bu kabile üzerine gönderdi. Halid bin Velid bu kabileden bazılarını öldürdü. Bunu duyunca Peygamber Efendimiz şöyle dedi: Allah’ım, Halid’in yaptıklarından ben beriyim, sana sığınıyorum. Ve Hazreti Ali’yi göndererek öldürülen insanların diyetlerini ödetti.

    İki dünya savaşının vahşetine şahit olan insanlık büyük acılar tecrübe etti ve bir daha yaşamamak için de sözde bir sözleşme imzaladı. 1850’lerde sözleşmeler imzalandı. Savaşta hastalar ve yaralılar, siviller, savaş esirleriyle ilgili protokoller imzalandı. Bu ek protokoller ise savaş mağdurlarıyla ilgili oldu. Savaş hukukunun cüzi bazı kısımlarını ihtiva ettiği halde ne Ruanda’da ne Bosna’da ne Afganistan’da uygulanmadı. Gazze’deki vahşette, katliamda esamesi bile okunmuyor. İnsanlık büyük bir sınav veriyor. Yol ayrımındayız. Tek tesellimiz yeryüzünün en vahşi ideoloji olarak adlandırabileceğimiz Siyonizmden güç devşiren bir terör devletinin insanlık vicdanının meşruiyetini kaybetmeye başlaması belki de en büyük tesellimizdir. Bu katliamın bir an önce son bulması Rabbimizden niyazımızdır. Bütün halkların Gazze yanında yer alması en büyük duamızdır. Cenab-ı Hak şehitlerine rahmet eylesin.  

    Kaynak: Haber7.com

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com