Etiket: Savaş

  • Garkad yalnızca ağaç mı?

    Garkad yalnızca ağaç mı?

    Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Müslümanlarla Yahudiler çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Yahudi taşın, ağacın arkasına saklanacak, bunun üzerine o taş, o ağaç Yahudiyi kovalayan kimseye, ‘Ey Müslüman! Arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür!’ diyecek. Yalnız garkad ağacı bir şey söylemeyecek; çünkü o Yahudilerin ağaçlarındandır.”

    (Buhârî, Cihâd 94, Müslim, Fiten 82)

    Hz. Peygamber (sav), başta kıyamet alametleri olmak üzere ahir zamanda meydana gelecek hadiseler hakkında sahâbîlere bilgiler aktarmıştır. Bu bilgiler, vahye dayanır. Garkad Hadisi’nde Yahudilerle Müslümanlar arasında kıyamet kopmadan önceki bir zamanda savaş çıkacağı bilgisinin de vahiy yoluyla elde edilmiş bilgi olduğu anlaşılır. Klasik İslam alimlerinin çoğunun Hadis literatüründe yaptığı yorumların çoğu, garkad ağacının özelliklerini açıklamanın ötesine geçmez. Hadis şerhlerinde Garkad Hadisi’nin derinlikli bir tahlili yapılmamıştır. Müslümanlar hadisin lafzî anlamına bakarak “Nasıl olsa bir gün savaşta Yahudilere galip geleceğiz” anlayışıyla beklentiye girerler. Halbuki hadiste geçen ve anahtar rol oynayan “garkad”, Müslümanlarla Yahudiler arasındaki mücadelenin boyutunu gösteren bir şifre niteliğinde uyarılarla doludur. Bu yönüyle garkadın anlaşılması, Müslümanların odaklanmaları gereken asıl noktaları ortaya çıkarması bakımından büyük önem arz eder.

    GÜNÜMÜZ TEKNOLOJİSİNE UYMAZ

    Hadisin zâhirî anlamı dikkate alındığında Yahudilerle Müslümanlar arasında bir kara harbinin gerçekleşeceği anlaşılır. Hz. Peygamber döneminde yapılan kara harbi anlayışıyla, günümüzdeki anlayış birbirinden çok farklıdır. Günümüz teknolojisi ve savaş stratejisi açısından değerlendirildiğinde hadisin zâhirî anlamının maksûd manayı ifade etmede yetersiz kaldığı görülür. Ormanlık arazilerin yoğun olmadığı, Orta Doğu gibi ülkelerde ağaçların arkasına saklanma fikrinin makul bir tarafı yoktur. Aynı şekilde taşların arkasına sipere yatıp saklanma tekniğinin de bilinen bir uygulama olmadığı söylenebilir. Hadise göre garkad, Yahudiler için bir kalkan gibidir ve onları koruyacaktır. Hadiste garkadın istisna edilmesi, garkadın ötesine geçişin olmayacağı anlamına gelir. Ayrıca taş ve ağacın konuşması, imtihan sırrına aykırıdır. Çünkü taş ve ağacın konuşması mucizevi bir olaydır ve mucizeler peygamberlere has bir durumdur.

    PERDE ARKASINA GİZLENİRLER

    Hadiste Müslümanların Yahudilerle savaşacağı “Müslümanlar, Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz” cümlesiyle ifade edilir. Cümle, gerçek bir savaş anlamında anlaşılacağı gibi mecazî manada soğuk savaş, mücadele, çatışma ve düşmanlık manalarına da gelir. Bilindiği gibi Theodor Herzl’in çabaları ve önderliğinde 29 Ağustos 1897’de Basel’de toplanan ilk Dünya Siyonist Kongresi ile Dünya Siyonist Teşkilâtı kurulur. Siyonizm, arz-ı mev’ûd idealinin gerçekleşmesi arzusudur. Yahudiler bu ideallerini gerçekleştirmek için Müslümanlarla doğrudan savaşmak yerine onları zayıflatma ve kaleyi içten fethetme planını uygulamak için perde arkasına gizlenmişlerdir. Bu stratejinin temelleri, İngiliz siyasetçi William Ewvart Gladstone’un fikirlerine dayanır. Gladstone bir bildirisinde şöyle demiştir: “Bu Kur’ân, Müslümanların ellerinde kaldıkça onlara hükmedemeyiz; biz Kur’ân’ı Müslümanlardan uzaklaştırmak veya onları Kur’ân’a yabancılaştırmak için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız.” Gladstone’un II. Abdülhamid döneminde söylediği bu söz, Balkan Harbi ve I. Dünya Savaşı sonrası doğrudan savaşma yerine Müslümanlarla perde arkasından savaşma stratejisine dönüştü.

    SİNEMANIN İCADINA DENK GELİR

    Gladstone’un bildirisiyle sinemanın icadı yaklaşık aynı tarihlere denk gelir. II. Abdülhamit 1896 yılında Bertrand adlı bir Fransız vasıtasıyla sinematografik gösterimi izledikten sonra bu yeni icadın seyirci üzerindeki tesirini anlar ve Fransızlar’ın İstanbul’da yerleşik bir sinema salonu açmasına izin vermez. Bu sebeple, Osmanlı’da ilk sinema sayılan Pathe, ancak II. Meşrutiyet’in ilanından sonra, 1909 yılında Tepebaşı’nda açılabilir.

    ‘PERDE’ ARKASINDAN SAVAŞ

    Amerikan sineması olarak adlandırılan Hollywood, holly ve wood kelimelerinden meydana gelir. Holly, Noel’de kullanılan bir bitki olan çobanpüskülüdür. Wood ise, “tahta, odun, ağaçlık ve ormanlık” gibi anlamlara gelir. Tanımda her iki kelimenin de ağaçla ilgili olduğu görülür. Birleşik isim olan Hollywood, kelime anlamı itibariyle “sihirli değnek” şeklinde tercüme edilebilir. İngiltere sinemasının “Pinewood/yeşil çam”, Türk sinemasının “Yeşilçam” ve Hind sinemasının “Bollywood” şeklinde ağaç simgeleriyle isimlendirilmesi ağaç-sihirli değnek ilişkisini ortaya koyar. Bu ilişkiler ve bağlantılar çerçevesinde ağaç ve garkad sembolü yorumlandığında dünyayı perde/ağaç arkasından yöneten sistemin Yahudileri sembolize ettiği ifade edilebilir. Siyonist Yahudiler, Müslümanlara galip gelmek için sinema ve görsel medyayı bir silah aracı gibi kullanarak, Müslüman halkın hakikatleri görme yetilerini yok etmeye çalışırlar. Müslümanların, taşın ve ağacın arkasındaki Yahudi’yi göremeyip bizzat taşın ve ağacın kendi arkasındaki Yahudi’yi ihbar etmesi Müslümanların basiret gözlerinin köreldiğine de işarettir. Müslümanlar ancak Yüce Allah’ın yardımı sayesinde Yahudilere galip geleceklerdir.

    SOYAĞACININ KAST EDİLMESİ MÜMKÜN

    Hadiste geçen ve dikkatlerden kaçan en önemli kısım ise “Çünkü o Yahudi ağacıdır” ibaresi. Bir ağacın Yahudilere ait olduğundan dolayı konuşmayıp onları deşifre etmemesi hususunda düşünmek gerek. Yahudilerin arkasında saklandığı, sinema ve görsel medya kadar önemli olan bir başka husus da garkadın, bir soyağacı olabileceğidir. Soyağacı bir soyun, bir ailenin bilinen en eski atasından başlayarak son üyelerine kadar bütün bireylerini bir kökten çıkan ağaç görünümü içinde gösteren bir çizelgedir. Soyağacı, Arapçada şeceretü’n-neseb olarak geçer. Her iki dilde de şecere/ağaç, kelimesi ortaktır. Ağacın dile gelmesi ve “Arkamda Yahudi var gel de onu öldür” demesi, Yahudilerin Müslüman ya da diğer ülkelerde bulunan soyağacı yoluyla tespit edilebileceğini göstermektedir. Hadisten “Çünkü o Yahudi ağacıdır” ifadesi, bazı Yahudilerin kendilerini gizlemek için tespit edilmesi zor, özel bir sistem kurduklarına işaret eder. Garkad sistemi, Yahudilerin kurdukları bir sistem olmasından ötürü garkad, Yahudilere ait/hâs bir ağaç olarak zikredilmiş olabilir. Osmanlı’nın duraklama, gerileme ve çöküş dönemlerinde Sabetaizm gibi gizli Yahudiler hareketi ortaya çıktı. Sabetaist Yahudiler, kimliklerini genellikle Müslüman ve Türk adı-soyadı alarak nüfus kayıtlarında izlerini kaybetme politikası güttüler. Yahudilerin soyağacı şeklinde kurdukları sistemin garkad ağacının morfolojik yapısıyla bir benzerliğinin olup-olmadığı ise ayrı bir tartışma konusu.

    FİTNELERE SEBEP OLABİLİRLER

    Müslümanların neden Yahudilerin peşine düşüp onları öldüreceği ya da etkilerini yok edeceği konusu üzerinde de ayrıca düşünmek gerekir. Zira İslam hukuku açısından Ehl-i kitap, İslam ülkelerinde müste’men (İslam ülkesine emanla giren yabancı gayrimüslim) konumundadır. Bu sebeple de onların can ve mal güvencesi vardır. Hadiste bahsi geçen Yahudilerin doğrudan Müslümanlara zarar veren ve İslam ülkelerinde fitne ve kaos çıkaran kişiler olduğu söylenebilir. Hadisin lafzî anlamına göre Yahudi askerleri, mecazî anlamına göre Müslüman ülkelerinde güç sahibi olup da savaş, kaos, isyan, iç karışıklık ve fitne çıkaran kimselerin kastedildiği ifade edilebilir. Deccal ile hareket edecek olan Yahudilerin, dünya çapında savaş, karmaşa, kaos, anarşi ve tıbbî ölümler gibi büyük fitnelere sebep olmaları, başta Müslümanlar olmak üzere tüm dünya milletlerinin uyanışını sağlayacaktır.

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • Bahçeli 50+1’e sahip çıkmıştı: TBMM Başkanı Kurtulmuş’tan açıklama

    Bahçeli 50+1’e sahip çıkmıştı: TBMM Başkanı Kurtulmuş’tan açıklama

    TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Endonezya ziyareti dönüşünde aralarında Kanal7 Ankara Temsilcisi ve Haber7 Yazarı Mehmet Acet’in de olduğu gazetecilerin sorularını cevapladı.

    “TÜRKİYE’NİN SÖZÜNÜN GEÇMESİ FEVKALADE ÖNEMLİ”

    SORU: MIKTA Parlamento Başkanları Toplantısına ilişkin genel bir değerlendirme alabilir miyiz?

    MIKTA, farklı bölgelerden aşağı yukarı birbirine benzer ekonomik durumları olan, farklı kültürleri olan, dünyanın farklı bölgelerindeki halkları temsil eden Meksika, Endonezya, Güney Kore, Türkiye ve Avustralya’nın bir araya gelerek oluşturduğu bir platform. Bu platformun önemli ayaklarından bir tanesi de parlamento başkanları toplantısı. Bu sene 9’uncusu yapıldı. Seneye de Meksika dönem başkanlığını alıyor, orada da 10’uncusu yapılacak.

    Üç temel konuda oturumlar oldu. Birinci oturumda günümüzün meselelerini ve çözüm yollarını, ikincisinde çevre, iklim değişiklikleri ve küresel ısınma konularında ortak olarak neler yapılabilir konuşuldu. Üçüncü oturumda da gençliğin yetiştirilmesinde, geleceğin hiçbir şekilde hazırlanmasını sağlamak için yapılabilecekler başlıkları ele alındı.

    Tabii biz İsrail’in Filistin’e işgali başladığından beri bütün uluslararası platformlarda gündem ne olursa olsun, konuyu mutlaka bir şekilde Gazze’de yaşanan insani dramlara, artık soykırım boyutlarına varmış olan katliamlara çekiyoruz.

    Toplantının gerçekleştiği 20 Kasım günü, Dünya Çocuk Hakları Günü’ydü. Ben konuşmamda, “Ne garip tesadüftür ki Çocuk Hakları Günü’nü kutladığımız bir günde, biz burada konuşurken onlarca Filistinli çocuk İsrail’in saldırgan politikaları sonucu öldürülüyor ve hayattan koparılıyor.” ifadesini kullanmıştım. Buradaki konuşmalarda da Filistin meselesine ilişkin görüşlerimizi detaylıca ifade etme imkanını bulduk.

    Toplantı sonunda açıklanacak nihai bildiriye de özellikle “acil ateşkes” ve “insani yardım koridoru açılması” teklifimizi yazdırmaya çalıştık. Ama bir ülkenin itirazıyla ortak metinde yer almadı. Endonezya Meclis Başkanı ise, ortak bir deklarasyon olmamasına rağmen, ev sahibi olarak yaptığı son açıklamada, bizim de katıldığımız “acil ateşkes”, “insani yardım” ve “iki devletli çözüm” fikrini dile getiren bir bildiri yayınladı.

    “HEPSİNDE BOĞUŞUYORUZ”

    İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarının başladığı günden itibaren TBMM Başkanı olarak katıldığım beşinci uluslararası toplantı. Neredeyse bunların hepsinde boğuşuyoruz. İsrail’den daha çok İsrailci devletlerin olduğunu görmek insanı hakikaten üzüyor. Bazıları hem İsrail’i rencide etmemek hem de İsrail’in koruyucularına karşı bir şekilde kötü durumda kalmamak için bırakın soykırımı, bırakın katliam kelimesini kullanmayı bu ölümlerde neredeyse Filistin tarafının da suçu olduğunu söyleyebilecek kadar ileriye gidiyor. Bu tabii fevkalade vahim bir durum. Ama dünyanın dört bir tarafında halkların son haftalarda göstermiş olduğu büyük karşı çıkışlar, katılımcıları milyonlarla ifade edilen büyük mitinglerin Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, birçok ülkede gerçekleştirilmiş olması artık farklı dinlerden, dillerden insanların da Filistin halkının yanında yer aldığını ifade etmiş olmasının giderek bu ülkelerin de tavrını değiştireceğini görüyoruz.

    İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarına ara verecek geçici ateşkesin sağlanmasında, uluslararası camiadaki bu hareketliliğinin ve İsrail’in üzerine konulan siyasi baskıların etkisi olduğunu düşünüyorum.

    En ufak bir toplantıda bile bu ve benzeri konularda ortaya konulacak fikirlerin, tekliflerin, birtakım siyasi baskıların yararlı olduğu kanaatindeyim.

    “GÜYA BİR FİLİSTİN DEVLETİ VAR…”

    SORU: Bu uluslararası platformlardaki izlenimlerinizden yola çıkarak iki devletli çözüm konusunda bir perspektif görebiliyor musunuz? Herkes iki devletli çözüm diyor ama iş, uygulamaya geldiğinde olmuyor.

    Şu anda fiilen ortada iki devletli bir durum söz konusu. Güya, bir Filistin Devleti var… Bu beylerin anladıkları; bir Filistin Devleti olsun ama kağıt üzerinde olsun, fiiliyatta var olmayan bir Filistin Devleti olsun. Bir mahallesinden bir diğer mahallesine geçmek için Filistinli yurttaşların İsrail polisinin insafsızlığına terk edildiği fiili bir durum oluşturuldu.

    Bu beyler, “Uluslararası fonlar kontrollü bir şekilde ancak kullanılabilir olsun, şehirler birbirinden ayrılsın, paramparça, toprak bütünlüğü olmayan, yönetim bütünlüğü ve yönetim kabiliyeti olmayan, kağıt üzerinde bir Filistin Devleti olsun.” istiyor. İşte Filistin Devletinden anladıkları bu… Hayır… Bizim istediğimiz, Filistin halkının istediği bu değildir. Tam manasıyla var olan, bütün kurum ve kuruluşlarıyla devlet olan, tam manasıyla bütünleşik, egemen, toprak bütünlüğüne sahip, halkının kendi kendini yönetme gücüne sahip bir Filistin Devleti’nin kurulması şarttır. Böylesi bir Filistin Devleti’nin olmaması, İsrail’in saldırganlığı konusundaki iştahını çok artıyor. Kimse kimseyi kandırmasın…

    Bizim bazı ülkelerle temel farkımız budur. Onlar bu mevcut durumun devam ettirilmesini istiyor… Hatta zaman zaman öyle oluyor ki, şu anda Filistin Devleti’nin bazı yöneticilerinin yurt dışına çıkmak için bile İsrail yöneticilerinin insafına terk edildiği durumlar oluyor. Bu kabul edilebilir bir durum değildir. Hele hele Gazze’den çıkışta… İşte görüyorsunuz bu kadar savaş oluyor, Gazze, uluslararası sistemin anlayışına göre Filistin toprağıdır ama o topraklarda yaşanan katliamı görmek için Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine dahi izin verilmiyor.

    “İSRAİL’İN GELİŞTİRDİĞİ EN SİNSİ STRATEJİ…”

    SORU: Netanyahu’nun açıklamaları var. “Askerin dört günlük barışa tam destek verdiğini, anlaşmanın, savaşa devam edilmesi için orduya hazırlanma imkanı tanıyacağını’ söyledi. Yani ordu geniş çaplı bir savaşın hazırlığı içinde. Ayrıca İsrail’deki aşırıcılar bu ateşkese de karşılar. Bu konuda değerlendirmeniz nedir?

    İsrail siyasetinin içerisinde hem sağ-sol, aşırı sağ vesaire bu farklılıklar hep oldu. Başından itibaren iki devletli çözümü savunan İsrailli politikacılar da oldu. Ama sonuç itibarıyla siyasi farklılıklarına rağmen İsrail’de Arz-ı Mev’ud’un kabul edilmiş bir siyaset çerçevesi olduğunu görmemiz lazım. Arz-ı Mev’ud, bir teopolitik aşırılıktır. Yani Nil’den Fırat’a kadar olan bölgede, İsrail’in hegemonyası altına girmeden, burada yaşayan bütün milletlerin Yahudilere tabi olması sağlanmadan İsrail bu hedefinden vazgeçmeyecektir.

    “Burada yaşamayı kabul edenler de ancak İsrail’in kölesi olmayı kabul ederse yaşayabilirler…” Zaten Netanyahu’nun bile bir başbakan olarak bu kadar fütursuz, bu kadar pervasız bir şekilde dile getirdiği teolojik sözler, hiçbir rasyonalitesi olmayan inancından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla bütün bu ideolojik formasyonlarının gereğini sadece bugün değil, uzunca yıllardır da yerine getiriyorlar. Şimdi burada Netanyahu ve Likud cephesi var, onlar aşırı şeyler yapıyorlar… Bu politikalara İsrail’in içerisinde de karşı çıkan grupların olduğunu da biliyoruz.

    Özellikle ABD’nin Irak’ı işgaliyle, İsrail için bölgede yeni bir dönem başlamıştır. Bölgedeki neredeyse İsrail’e karşı çıkabilecek bütün ülkeler tarumar edilmiştir, dağıtılmıştır. Irak parçalanmıştır, Suriye parçalanmıştır, Yemen parçalanmıştır, Libya, Lübnan, Mısır, bütün buralarda çok vahim, büyük, kitlesel olaylar gerçekleşmiş ve ülkelerin iradesiz hale getirilmeleri temin edilmiştir.

    İsrail de şimdi diyor ki, “Tamam, bu aşamada zaten bana karşı çıkacak hiçbir ülke yok. Dolayısıyla ben de son vuruşumu gerçekleştireyim ve Arz-ı Mev’ud’a giden yolda belki de son adımı atmayı başarabileyim.” Bunun vermiş olduğu aşırı özgüvenle konuşuyor ve hareket ediyorlar. Aslında, İsrail’in en büyük gücü, İslam dünyasının ve bölge ülkelerinin darmadağınık olmaları, iradesiz olmaları ve inisiyatif kullanamamalarıdır. Bunun da ne kadar büyük bir güç olduğunu İsrail bu süreçte yaşıyor.

    “METİNDE KARARLILIK VAR AMA FİİLİ BİR ADIM ATILMADI”

    Örnek olarak İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Ligi toplantısında; evet, metin olarak kararlı şeyler ortaya çıkmıştır ama sonuç itibarıyla fiili uygulamaya dönük olarak herhangi bir adım atılamamıştır. Rahmetli Kral Faysal’ın OPEC toplantılarında, petrol üretiminin azaltılmasıyla ilgili kararının o dönem yaşanan İsrail-Filistin sorununda ne büyük bir güç oluşturduğunu hatırlıyoruz. Arap dünyası ve İslam dünyası, elindeki stratejik imkanların hiçbirisini kullanamamaktadır. Büyün bu faktörleri yan yana getirdiğinizde yapbozun parçaları tamamlanıyor ve İsrail’in niye bu kadar büyük bir iştahla saldırdığını da daha iyi anlıyoruz. Dolayısıyla Mescid-i Aksa’nın kutsiyetini korumak, Filistin topraklarının vatan olarak korunmasını temin etmek için bedel ödemek de ne yazık ki bir avuç Filistinliye düşüyor. Çok ağır bir bedel ödüyorlar. Masum, kadın, yaşlı, çocuk insanlığın gözü önünde yeni bir katliam yaşıyor, yeni bir soykırım yaşıyor. Meselenin esas siyasi arka planı budur, bunu görmemiz lazım.

    “DÜNYA ÜÇÜNCÜ BÜYÜK SAVAŞA DOĞRU YOL ALIYOR”

    SORU: Bölgesel çatışmaya doğru evrilir mi? Böyle bir tehlike var mı?

    Esasında bakarsanız dünya üçüncü büyük savaşa doğru yol alıyor. Bugünkü yaşadığımız şartlar İkinci Dünya Savaşı’nın öncesindeki şartlara çok benziyor. Birinci ve ikinci dünya savaşları önce askeri savaşlar olarak başladı, sonra siyasi ve ekonomik savaşlar olarak devam etti. Şimdi üçüncü büyük gerilime doğru gittiğimiz bu süreçte, son 20 yılı gözden geçirdiğimiz zaman, vekalet savaşları veriliyor, yani ülkeler, oluşturdukları terör örgütleri üzerinden kendi bölgesel ve küresel hakimiyetlerini temin etmeye çalışıyorlar. Ticaret savaşları veriliyor, ticareti bir ekonomik savaş unsuru haline getiriyor. Dolayısıyla zaten sular her alanda, her bölgede ısınıyor.

    Henüz Ukrayna-Rusya arasındaki kriz çözülmemişken İsrail’in Gazze’deki saldırılarına, hem de bütün insanlık cephesinin vicdanını yaralayacak bir şekilde devam etmesi, çok yeni çatışmaları da doğurabilir. Onun için Türkiye olarak bizim beklentimiz, bir an evvel bu savaşın, İsrail’in saldırganlığının, İsrail’in bu tutumunun derhal sonlandırılması şarttır. Uluslararası camia, bölgesel ve küresel yeni çatışmaları istemiyorsa, onu önlemenin yolu olarak da Filistin’deki barışı, Filistin halkının hak ve hukukunu korunmasını başarmalıdır. Aksi takdirde bu mesele bölgesel savaşlar haline dönebilir, dünyanın başka yerinde yeni savaşların, çatışmaların fitilini ateşleyebilir. Yani biz güç sahibiyiz, istediğimiz yerde istediğimizi yaparız ve yaptırırız anlayışının artık dünyayı bir felakete doğru sürüklediğini, başta gücü elinde bulunduran ülkeler olmak üzere herkesin görmesi lazım.

    YÜZDE 50+1 DEĞİŞMELİ Mİ?

    SORU: İç politikada en sıcak mesele yüzde 50+1’in yeniden gözden geçirilip geçirilemeyeceği gibi duruyor. Sizin görüşünüz nedir bu konuyla ilgili?

    Şimdi aslında Türkiye’de esas itibarıyla değişen, Başbakanlık sistemidir. Yani Türkiye’de seçimler olur, ondan sonra başbakan, parlamentodaki çoğunluğuna göre belli oluyordu. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle seçim akşamı, Cumhurbaşkanı halk tarafından seçiliyor. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı da geçmiş dönemde başbakanın kullandığı yetkilerin hemen hemen tamamını kullanıyor. Bu anlamda başbakanlık sisteminden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmiştir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi kendi içerisinde, bu beş yıllık uygulamalar çerçevesinde revizyonlar yapılabilir. Tabii ki esas olan, Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminden geri dönüş yoktur. Milletimiz üç seçimde de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini onaylamış. Hem anayasada hem de iki kez Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini dile getiren Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı seçerek bunu onaylamıştır. Zaten öyle zannediyorum ki, “Tekrar parlamenter sisteme dönelim” i talebi yakın vadede gündeme gelmeyecektir.

    Ama nihayetinde sisteme dair meseleleri tek tek konuşmak yerine; önümüzdeki dönemde yapmayı ümit ettiğimiz, bütün partilerden de olumlu katkı sağlamasını beklediğimiz, yeni anayasa çerçevesinde tartışılmasını daha doğru buluyorum. Aslolan, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin Türkiye’nin geleceğinde sürdürülebilirliğinin ve etkinliğinin sağlanmasıdır. 

    “ORAN TELAFFUZ ETMEYİ DOĞRU BULMUYORUM”

    SORU: Bir dönem yüzde 50+1 değil de yüzde 40 gibi oranlar telaffuz edilmişti. Sizce burada bir oran telaffuz edilmeli mi?

    Ben bir oran telaffuzunu şu aşamada doğru bulmuyorum. Dediğim gibi bu konunun da münferit bir konu olarak ele alınmasını doğru bulmam. Bu konunun, bir anayasa değişikliği kapsamında tartışılabilecek bir konu olduğunu düşünüyorum.

    MECLİS’TEKİ PARTİLERE ANAYASA ZİYARETLERİ

    SORU: Diğer siyasi partilerin genel başkanlarıyla da birtakım görüşmeleriniz oldu. Bu konulardaki yaklaşımlarına dair nasıl bir fikir edindiniz. Yani siz anladığımız kadarıyla bütün partilerin temsil edildiği bir komisyonda çalışmaların başlamasını arzu ediyorsunuz. Muhalefet partilerinde pozitif bir yaklaşım görüyor musunuz?

    Şimdi tabii bu ziyaretlerimin esas nedeni şudur. Partilerimizin grup başkanvekilleri, genel başkanları bazıları birkaç kere, Meclis Başkanı seçildiğimden bu yana hayırlı olsun ziyaretine geldiler. Ben de iadeiziyarette bulunuyorum.

    Partilerimizin çok farklı fikirleri olabilir, münakaşa edebilirler, uzlaşamayabilirler, çok derin tartışmalar içerisinde olabilirler. Ama siyasi partilerin hem ikili olarak hem çok taraflı olarak, meselelerini konuşabilecekleri gerçekten uygar ve olumlu zeminler oluşturulması lazım. Bunun için de esas çabamız, Meclis’te bu ortamın oluşturulabilmesi için iyi niyetli bir çabanın ortaya konulması… Doğru zemin ve doğru yöntemlerle konuları ele almak zorundayız. Burada da tabii ki nihayetinde anayasa çalışması öncelikle Meclis’in bir aritmetik meselesidir, yani bir aritmetiği bulmak durumundasınız. Ama bundan daha önemlisi partilerin anayasası olmaz, milletin anayasası olur. Yapacağımız anayasayı, milletin anayasası olacak şekilde, yani toplumun büyük çoğunluğunun kabul edeceği ittifakla, konsensüsle çıkarmamız lazım. Bunun için de partiler arasında iyi niyetli bir tartışma zeminin oluşmasına gayret sarf etmeliyiz. İnşallah başarabileceğimizi ümit ediyorum.

    BAHÇELİ’NİN YÜZDE 50+1 AÇIKLAMASI CUMHUR İTTİFAKI’NDA SIKINTIYA YOL AÇAR MI?

    SORU: Yüzde 50+1 konusu biz Endonezya’dayken çokça tartışıldı. Sayın Bahçeli ne diyecek, bu merak ediliyordu. Sayın Özgür Özel de partisinin grup toplantısında, ‘AK Parti’yle MHP arasındaki ilişkinin artık yürütülemediğini’ söylemiş. Öyle bir algı oluştu sanki, Sayın Cumhurbaşkanı bunu ifade ederek farklı bir süreç aralayabilir gibi nitelendirildi, değerlendirildi ama Sayın Bahçeli yüzde 50+1’e ciddi bir şekilde sahip çıktı. Bu Cumhur İttifakı’nda bir sıkıntıya yol açabilecek bir süreci aralar mı?

    Hayır açmaz. Başından itibaren Cumhur İttifakı’nı oluşturan AK Parti ile MHP arasında ve özelikle Sayın Cumhurbaşkanımız ve Sayın Bahçeli arasında karşılıklı saygıya dayalı fevkalade nitelikli bir diyaloğun sürdürüldüğünü görüyoruz. Bizim baştan beri söylediğimiz bir pazarlık ittifakı değil, bir ilke ittifakı olarak bugünlere geldi.

    Dolayısıyla bunu bir koalisyon, bir pazarlıkların ittifakı, bir al-ver meselesi olarak değil, Türkiye’nin milli meselelerinde, hemen hemen ana meselelerinin tamamına yakınında ortak fikirlere sahip olan iki farklı partinin ittifakı olarak görmemiz lazım.

    CAN ATALAY MESELESİ

    SORU: Can Atalay meselesinde yine sizin ne söyleyeceğiniz bekleniyor. Sayın Özgür Özel’in de size yönelik eleştirileri var.

    Meclis kimsenin görev vereceği bir yer değildir. TBMM, milli iradenin tecelligâhı olarak 85 milyon milletimizin bütün siyasi farklılıklarının yansıtıldığı, yasaların çıkartıldığı, hatta anayasayı bile değiştirilebilme kudretine sahiptir. TBMM, kendi gündemine sahiptir. Kendi öncelikleri içerisinde nerede, ne zaman, ne adım atılacağını bilir.

    CHP’NİN TBMM’DEKİ EYLEMİ

    SORU: CHP’nin TBMM Genel Kurulu’ndaki eylemi devam ediyor. Neler söylemek istersiniz?

    Bunlar Meclis’te daha önce de yaşanmış konulardır. Bizim arkadaşlardan beklentimiz, Meclis’te her türlü görüşü söylesinler. Ama Meclis, böyle sanki sokakta bir protesto eylemi yapar gibi oturma eylemlerinin yapılabileceği, pankartların açılarak sloganlarla birtakım gösterilerin yapılabileceği bir yer değildir. Meclis’te milletvekillerimiz olabildiğince özgür bir şekilde kendisine anayasanın vermiş olduğu kürsü masuniyetini de kullanarak her türlü konuşmayı yapabilir. Ama bu oturma eylemlerinin bir an evvel sonlandırılmasını ümit ederim. Bunun, bu eylemi yapan arkadaşlarımıza da bir katkısı, bir faydası olmayacağını düşünüyorum.

    KAYNAK: HABER7

    Kaynak: Haber7.com

  • İsrail neden ateşkese razı oldu? İşte 4 neden

    İsrail neden ateşkese razı oldu? İşte 4 neden

    BARTU EKEN – KANAL7 DIŞ HABERLER SERVİSİ

    İsrail, Hamas’ın başlattığı “Aksa Tufanı” operasyonu sonrası Gazze’de eşi benzeri görülmemiş bir katliama imza attı.

    Kadın ve çocukların ağırlıkta olduğu binlerce sivil acımasızca katledildi.

    Tahliye adı altında Gazzelilerin yurtlarından edildiği binalar vuruldu, sözde tahliye sırasında sivil konvoylara saldırılar ve tutuklamalar yapıldı.

    Önce Şifa Hastanesi altındaki karargah yalanı ortaya çıktı ardından barbarca saldırılar dünya çapında tepki topladı.

    Peki İsrail geçici ateşkese neden razı oldu?

    Bunun temelde dört sebebi olduğu değerlendiriliyor. Bu sebeplerin askeri, ekonomik, iç siyaset ve dış politika olduğu ifade ediliyor.

    GAZZE’NİN DİRENİŞİ DÜNYAYA ÖRNEK OLDU

    İşgal ordusunun başlattığı kara operasyonunun ardından, askeri analistler Hamas’ın silahlı kanadı İzzeddin el Kassam Tugayları’nın şehir savaşına hazırlıklı olduğunu belirtiyor.

    Kilometrelerce uzunluktaki tünellerin arasından çıkan Kassam üyeleri İsrail’in kara operasyonundaki temel gücü olan tankları ve zırhlı araçları hedef alıyor.

    İşgal edilen bölgelerde dar sokakların bulunması ve buralarda İsrail askerlerinin de konumlanması siyonist ordunun topçu atışlarını ve hava saldırılarını zorlaştırıyor.

    Art arda yayınlanan Hamas videolarıyla beraber yapılan değerlendirme, durumun İsrail için iç açıcı olmadığını ve sözde yenilmez ordu imajının çizildiğine işaret ettiği yönünde.

    İsrail ordusunun yeniden organize olabilmesi için zamana ihtiyacı olduğu aktarılıyor.

    Bu durumun Hamas için de savunma noktasında yeniden toparlanmasına yardımcı olacağının altı çiziliyor.

    SAVAŞ İSRAİL EKONOMİSİNİ ZORLUYOR

    Ekonomistler, İsrail’in gurur kaynağı olan ekonomisinin istikrarını tehdit eden büyük bir faturanın varlığının, aşırı sağcı Netanyahu yönetiminin elini zorladığına vurgu yapıyor.

    Nitekim Tel Aviv Borsası’nda büyük İsrail şirketlerinin değerlerinde yüzde 25’i aşan oranlarda keskin bir düşüş tespit ediliyor.

    Ülkenin en büyük 5 bankasının geniş çapta değer kaybettiği görülüyor.

    Çatışmalarla beraber göreve çağrılan yedek askerlerin yalnızca maaşlarının finansman maliyeti aylık bir milyar doları bulduğu ifade ediliyor.

    Yedeklerin göreve çağrılmasından etkilenen en mühim sektörün ülke ekonomisinin omurgasını oluşturduğu ifade edilen modern teknoloji alanı…

    Bu sektörde çalışanların yüzde 30’u işi bırakmış durumda.

    İsrail için savaşın günlük maliyeti 250 milyon dolara ulaşıyor.

    Çatışmaların başlamasından itibaren savaşın İsrail’e maliyeti ise yaklaşık 80 milyar dolar.

    Bu çerçevede yapılan geçiçi ateşkesle beraber İsrail 1 milyar dolarlık bir maliyetten kurtuluyor.

    NETANYAHU İKTİDARI SARSILIYOR

    Analistlere göre, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu savaşın başlangıcından itibaren zor günler geçiriyor.

    Esirlerin aileleri yakınlarının bir an önce kurtarılmasını istiyor.

    İsrail bombardımanları yüzünden hayatını kaybeden esirlerin de olduğu biliniyor.

    Dolayısıyla her gün düzenlenen protestolarla Netanyahu görüşmelere zorlandı.

    Netanyahu’nun karşısında savaş aleyhtarı muhalefete ek olarak kendi hükümeti içinden de tepkiler var.

    Aşırı sağcı İsrail Kamu Güvenliği Bakanı Itamar Ben-Gvir sürecin başından beri istihbarat birimlerini suçluyor ve denge politikası yürütmeye çalışan Netanyahu’yu hedef alıyor.

    Siyonist liderin ülke içindeki iç dengelerden dolayı da “bir mola kararı” almak zorunda kaldığının altı çiziliyor.

    DÜNYANIN TAVRI DEĞİŞMEYE BAŞLADI

    Jeopolitik üzerine çalışan uzmanlar, İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarının başlamasının ardından dünya devletlerinin konu hakkında üç farklı tutum benimsediğini belirtiyor.

    Başta Türkiye olmak üzere, Rusya, İran, Suriye, Irak, Brezilya, Şili, Kolombiya, İrlanda gibi işgalin karşısında duran ülkeler.

    Washington yönetiminin önderliğinde Birleşik Krallık, Fransa, Almanya gibi katliamları görmezden gelen ve “İsrail’in kendini savunmaya hakkı vardır” doktrinin paylaşan devletler.

    Ve son olarak tarafsız kalarak üçüncü bir yol seçen hükümetler…

    Teknolojinin gelişmesiyle beraber daha önceki katliamlardan farklı olarak, hangi savaş suçu işlendiyse milyonlarca kişi saldırıları izleme olanağına erişti.

    Milletlerin fertleri katliamları canlı yayınlardan takip etti.

    İnsanlık trajedisine şahit oldu.

    Bundan dolayı protesto yürüyüşleri gerçekleştirildi, İsrail’e destek veren yönetimlere baskı yapıldı.

    Tüm bunların ardından söylemler değişmeye başladı.

    ABD sivil hassasiyetine dikkat edilmesi gerektiği açıklamalarında bulundu.

    İşgalin başında İsrail’e tam destek açıklaması yapan Fransa Gazze’deki insani duruma dikkat çekti, sivillere yardım ulaştırılması gerektiğini aktardı.

    Böylece Gazze’yi toptan ilhak etmeyi amaçlayan İsrail “bir süre de olsa” duraklama kararı aldı.

    Analistler ilerleyen günlerde bu baskıların daha da artacağını ve Hamas yönetimi olmadan kalıcı bir ateşkesin sağlanması için görüşmelerin yürütüleceğini değerlendiriyor.

    Kaynak: Haber7.com

  • İslam’da savaş hukuku ve savaş ahlakı: Peygamberimizin sahabeye verdiği üç ders

    İslam’da savaş hukuku ve savaş ahlakı: Peygamberimizin sahabeye verdiği üç ders

    İslam Düşünce Enstitüsü Başkanı Mehmet Görmez, İslam’da savaş hukuku ve savaş ahlakını anlattı. Peygamber Efendimizin uygulamalarını ve hadislerini de aktaran Görmez, Mekke’nin fethinde Peygamberimizin sahabelere verdiği üç derse dikkati çekti. 

    Mehmet Görmez’in konuşmasından öne çıkan başlıklar şöyle: 

    “GAZZE ÇOCUK MEZARLIĞINA DÖNDÜ”

    Tarihte savaşlar hep var oldu ama bugüne kadar savaş ahlakından yoksun böyle bir katliam görülmemiştir. Bütün devletlerin savaş hukukuna dair kabul ettiği ne varsa ihlal edildi. Cenevre Sözleşmelerinin bütün maddeleri daha önce Ruanda’da Afganistan’da, Bosna’da nasıl çiğnendiyse, yine çiğnendi. Herhangi bir devleti bırakın herhangi bir terör örgütü dahi bu kadar çocuk katletmemiş, sivilleri hedef almamıştır. Siviller hastaneye sığındığında hastaneler, okullara sığındığında okullar, kamplara gittiğinde kamplar bombalanıyor. Koca şehir çocuk mezarlığına dönmüş durumda.

    2,5 milyon insan açlığa, susuzluğa mahkum edilmiş durumda. İlaçtan, gıdadan, ışıktan mahrum. Üstelik bütün bunlar da çağdaş dünyanın gözü önünde olup bitiyor.

    İslam’da savaş hukuku ve savaş ahlakına dair bazı notlar paylaşmak istiyorum.

    İslam medeniyeti hiçbir medeniyette görünmeyen savaş hukuku ve savaş ahlakı miras bıraktı.

    SAVAŞ HUKUKU VE AHLAKININ TEMELLERİ KUR’AN-I KERİM’DE

    Savaşlarda dokunulmazlığı olan insanlar kimlerdir? Sivil-asker ayrımını nasıl yaparız? Sivillere nasıl muamele edilir? Gece baskınlarının hükmü nelerdir? Siviller canlı kalkan olarak kullanılabilir mi? Veya kullanılırsa Müslümanlar nasıl hareket edecek? Eman dileyenlere nasıl muamele edilecek? Düşmanların mülkü yağmalanabilir mi? Tabiatın hakkını, şehirlerin hukukuna nasıl riayet edilir? İşkence yapmak caiz midir? Harp esirlerinin hükümleri nelerdir? Yaralıları tedavi ettirmek gerekli mi? Düşman ölülerini ne yapmak gerekir? Bu ve benzeri sorular etrafında merhamet yüklü bir adaleti tesis edecek, İslam medeniyetinin yüz akı evrensel prensip ve ilkeleri İslam’ın ilk yüzyılında bu literatürde tartışıldığını ve her birinin bir neticeye bağlandığını görüyoruz.

    Savaş hukuku ve ahlakının temellerini Kur’an-ı Kerim’de görüyoruz. Ancak hicretten sonra Cenab-ı Hak onlara savunma savaşının iznini verdi. Fakat savaş izni ayetlerinde hep şöyle bir ayet geçer: “Ancak sizinle savaşanlarla savaşın ama savaşın sınırlarını aşmayın. Allah savaş hukukunun sınırlarını aşanları sevmez.” Bu sınırları Hazreti Peygamber hem sözleriyle hem hayatıyla ortaya koydu. Savaş hukukunun bilhassa Hazreti Peygamber’in dilinde ‘en çok savaşta dokunulmayacaklar kimlerdir?’ Bunu görüyoruz.

    Allah Resulü orduyu savaşa gönderirken şunu demiştir: Allah’ın adıyla gidin, Allah Resulü’nün adıyla hareket edin ancak hiçbir piri fani ihtiyara dokunmayın, öldürmeyin. Hiçbir çocuğu öldürmeyin. Hiçbir kadına el sürmeyin, öldürmeyin. Aşırı gitmeyin. Islah edici olun. İhsanda bulunun.

    ALLAH’IN İKAZI: CEZALANDIRIRKEN MİSLİYLE MUKABELE EDİN

    Bazen bu konularda uyarıldığına şahit oluyoruz. Mesela Uhud Savaşı’nda, Hazreti Hamza’nın bütün organlarının kesildiğini biliyoruz. Amcasını bu haliyle görüp gözyaşları dökerek dua ettikten sonra mübarek dilinden şöyle bir cümle dökülür: “Allah’a hamd olsun ki biz de onlardan en az 70 kişiyi bu şekilde cezalandıracağız.” Fakat Hazreti Cebrail ikaz mahiyetinde Nahl Suresi’nin şu ayetini getirir: “Cezalandıracağınız zaman size yapılanın misliyle mukabele edin.” Arkasından şu ifade yer alır: “Fakat sabrederseniz bu sizler için daha hayırdır.” Cenab-ı Hak, Hazreti Peygamber üzerinden savaşta kin, öfke ve intikamla hareket edip aşırı gitmeyi yasakladığını ifade buyurmuş oluyor.

    Hazreti Ebubekir, Resulullah’ın vefatından hemen sonra Usame bin Zeyd’i Şam’a yolcu ederken, Allah Resulü’nün savaşla ilgili ilkelerini tek tek sıralar:

    “Ey insanlar; ihanet etmeyin, aşırı gitmeyin, masum insanları mağdur etmeyin, işkence yapmayın, küçük herhangi bir çocuğu öldürmeyin, yaşlılara dokunmayın, kadınlara dokunmayın, öldürmeyin, hurma ağaçlarını devirmeyin, yakmayın, meyveli hiçbir ağacı kesmeyin, herhangi bir koyunu, ineği, deveyi kesmeyin, sadece yiyeceğiniz kadar kesebilirsiniz. Siz, bazı insanlar göreceksiniz onlar kendilerini manastırda ibadete adamışlardır. Onları yaptıklarıyla baş başa bırakın, onlara da dokunmayın.”

    HAZRETİ EBUBEKİR’İ ÖFKELENDİREN HADİSE

    Ukbe bin Amir bir Hristiyan kasabayı fethetmiştir. Başlarında zalim bir patrik vardır. Patriğin kafasını keserek Medine’ye gönderir. Allah Resulü’nün halifesi Sıddık-ı Ekber buna çok öfkelenir. “Siz azıtmışsınız. Allah Resulü’nün sünnetlerini bırakıp Bizans’ın kötü sünnetlerine mi uymaya başladınız? Bana kelle taşımayın, haber yazın” der ve arkasından Allah Resulü’nün muhteşem bir hadisini hatırlatır: Siz bilmiyor musunuz Peygamber Aleyhisselam şehirleri yağmalamayı, işkence yapmayı yasakladı. Kıyamet gününde en şiddetli azap görecek üç çeşit insan sayar: Birisi peygamber katilleri, birisi insanları dalaleti sürükleyen idareci, diğeri de birisine işkence yapan.

    HAZRETİ ÖMER: CEZASINI BİZZAT BEN VERİRİM

    Savaş hukuku ve savaş ahlakı bilhassa Hazreti Ömer döneminde teminat altına alınmıştır. Hazreti Ömer de Ebu Ubeyde bin Cerrah’ı Şam’a gönderirken şu hutbeyi irad etmiştir: Allah’ın adı ve yardımıyla gidin. Allah’tan zafer dileyerek gidin. Sabırdan ve haktan ayrılmayın. Allah yolunda savaşın ama savaşın hukukunu, sınırlarını aşmayın. Allah sınırları aşanları sevmez. Düşmanla karşılaştığınızda korkuya kapılmayın. Gücü elde ettiğinizde sakın insanlara işkence yapmayın. Galip geldiğinizde aşırı gitmeyin. Yaşlıları öldürmeyin, kadınları öldürmeyin, yeni doğmuş çocukları öldürmeyin. Savaşın kızıştığı anlarda dahi bunları unutmayın, ganimete dalmayın. Cihadı dünya menfaatiyle kirletmeyin. Allah ile yapacağınız alışverişteki kar ile yetinin.

    Hazreti Ömer döneminde İran’da bir Müslüman asker bir düşman askeri veya komutanına eman diledikten sonra öldürür. Bu haber Hazreti Ömer’e ulaşınca ordu komutanına ültimatom gönderir. “Her kim birini eman diledikten sonra öldürürse onun cezasını bizzat ben kendim veririm” der.

    Filistin topraklarında Hazreti Ömer’in Resulullah’ın vefatından 6 yıl sonra muhteşem girişi, orada verdiği emanname savaş hukuku ve savaş ahlakı ilkelerini içine alır.

    Tarih değiştikten sonra savaş aletlerindeki büyük gelişmeler İslam fakihlerini tartışmaya sevk etmiştir. O gün henüz ortada kimyasal silah, nükleer bomba, fosfor bombası, kitle imha silahları yok. Ama ilk defa mancınıkla tanıştılar. Veya Rum ateşi olarak adlandırılan; ucunda ateş veya zehir olan oklarla tanıştıklarında, yahut düşmanların çocukları ve kadınları kalkan olarak kullandıklarına şahit olduklarında savaş hukuku ve ahlakının ilkelerini yeniden kaleme aldılar. Bu yeni durumlar yeni tartışmaları beraberinde getirdi. Mesela mancınıkla şehrin ortasında kimlerin öleceğini bilmeden bu silahı kullanmak doğru olur mu veya şehirlerin yakılmasına sebep olmak mümkün olur mu? Genel olarak savaşın zorunluluklarıyla İslam ümmetinin bekasıyla savaşın hukuku ve ahlakı arasındaki dengeyi korumak için çok önemli ilke ve esaslar ortaya koydular. Mesela mancınıkla surlar vurulsun ama şehirler tahrip edilmesin dediler. Yakmak kesinlikle caiz değildir. Zaten kadın ve çocukların kalkan olarak kullanılması caiz olmadığı gibi, kullanılırsa da Müslümanların savaşa ara verecekleri açıkça ifade edildi.

    PEYGAMBER EFENDİMİZİN MEKKE’NİN FETHİNDE VERDİĞİ 3 DERS

    Mekke’nin fethine giderken savaş hukuku ve savaş ahlakına verdiği üç ders.

    Ordu Medine’den çıkarken sancak Saad bin Ubade’nin elindedir. Saad bin Ubade, devesinin üzerinde yükselerek şöyle bir konuşma yapar:

    “Bugün etin kemikten ayrılan zorlu savaş günüdür. Bugün Allah’ın kan dökmeyi bize helal kıldığı gündür. Bugün Allah’ın Kureyş’i zehir kılacağı gündür.”

    Mekkelilerden çok çekti Müslümanlar. Hicrete zorlandılar, Medine’de onlardan kalmak için savaşlar düzenlendi. Herkeste bir öfke var, beşer neticede. Fakat ona rağmen kin ve öfke kokan bu ifadeler, Allah Resulünü rahatsız etti. Elinden sancağı alarak oğluna, bir başka rivayete göre de Hazreti Ali’ye verdi. Ve sonra şu konuşmayı yaptı.

    “Bugün merhamet günüdür. Bugün Allah’ın kan dökmeyi haram kıldığı gündür. Bugün Allah’ın Kureyş’i aziz kılacağı gündür.”

    Birinci dersi bu şekilde verdi. Yola koyuldular. Fakat yolda bir çalının dibinde üç tane yavru yavrulayan bir köpek gördü Allah Resulü. Devesinden indi, köpeğine ve yavrularına merhametle baktı. Sonra bir sahabeyi yanına çağırdı, ‘Sen bu yavruların yanında ordu zarar vermesin diye nöbet bekleyeceksin’ dedi.

    Üçüncü dersi Mekke’ye girerken verdi. ‘Ebu Sufyan’ın evine giren güvendedir, kapısını kapatıp evine giren güvenlidir, her kim Mescid-i Haram’a sığınırsa güvendedir’ dedi. Sonra herkesi topladı. Önce onlara, ‘Size ne yapacağımı zannediyorsunuz’ diye sordu. Sonra şöyle dedi: Bugün size Yusuf’un kardeşlerine söylediklerini söylüyorum. Bugün size bir kınama bile yoktur.

    Bazıları Hazreti Peygamber’in bu talimatına uymadılar. Resulullah Halid bin Velid’i bu kabile üzerine gönderdi. Halid bin Velid bu kabileden bazılarını öldürdü. Bunu duyunca Peygamber Efendimiz şöyle dedi: Allah’ım, Halid’in yaptıklarından ben beriyim, sana sığınıyorum. Ve Hazreti Ali’yi göndererek öldürülen insanların diyetlerini ödetti.

    İki dünya savaşının vahşetine şahit olan insanlık büyük acılar tecrübe etti ve bir daha yaşamamak için de sözde bir sözleşme imzaladı. 1850’lerde sözleşmeler imzalandı. Savaşta hastalar ve yaralılar, siviller, savaş esirleriyle ilgili protokoller imzalandı. Bu ek protokoller ise savaş mağdurlarıyla ilgili oldu. Savaş hukukunun cüzi bazı kısımlarını ihtiva ettiği halde ne Ruanda’da ne Bosna’da ne Afganistan’da uygulanmadı. Gazze’deki vahşette, katliamda esamesi bile okunmuyor. İnsanlık büyük bir sınav veriyor. Yol ayrımındayız. Tek tesellimiz yeryüzünün en vahşi ideoloji olarak adlandırabileceğimiz Siyonizmden güç devşiren bir terör devletinin insanlık vicdanının meşruiyetini kaybetmeye başlaması belki de en büyük tesellimizdir. Bu katliamın bir an önce son bulması Rabbimizden niyazımızdır. Bütün halkların Gazze yanında yer alması en büyük duamızdır. Cenab-ı Hak şehitlerine rahmet eylesin.  

    Kaynak: Haber7.com

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com