Blog

  • Tevhit eşitliğin göstergesidir

    Tevhit eşitliğin göstergesidir

    İslam dininin, birlik ve beraberlik içinde yaşamak için temel ilkeleri vardır. Bu temel ilkelerden biri de Tevhittir. Bu ilke vazgeçilemez ve terk edilemez bir ilkedir. Doğuştan kazanılmış, hak edilemez bir ilke olan Tevhit ilkesi, bütün insanların, insan olarak, doğuştan kendilerine verilen hakların eşitliği esasına dayanır. Tevhit ilkesi doğuştan hakların eşitliği yanında, bütün insanların sosyal hayat ve hukuk önünde eşit olduğunun da bir göstergesidir.

    CAMİDEKİ SAF DÜZENİ ÇOK ŞEY ANLATIR

    Tevhit ilkesi, İslam dininin birlikte yaşam projesinin asli ilkesidir. Vahyin yeryüzüne doğrudan veya dolaylı müdahalesi, bu tevhit esasına dayanır. Hz. Peygamber de tevhit ilkesini esas alarak sorumluluğunu ifa etmiş ve bütün insanlığa genel bir çağrı yapmıştır. Tevhit ilkesiyle üstünlüğün ancak ve ancak Allah’a ve insan hakkına saygı duymaktan geçtiği ifade edilir. Esen takva da her türlü rüzgara karşı şekil değiştirmeden sabit kadem olmaktır.

    Tevhit ilkesinin zorunlu şartı, bireyler ve toplumlar arasında sınıfsal ayrıcalıklara son verilmesini emreden bir akide olmasıdır. Bu akidenin pratik uygulanışı, camideki saf düzeninde kurulur. Vahyin bu saf düzeni bizlere sosyal hayatta da her türlü sınıfsal ayrıcalıklara son verilmesini emreder. Peygamberimiz döneminde sosyal hayattaki Tevhit ilkesinin pratik göstergesi de sınıfsal ayrıcalıkları reddetmekle başladı. Tevhit ilkesinin zorunlu şartı, bütün insanların doğuştan kazandıkları haklarının ihlali ve ihmaline son verilme çağrısıydı. Akıl sahibi insanlar arasındaki üstünlüğün ise ancak ve ancak düşünmek ve insanlığa faydalı işler yapmakta olduğu temel ilkesi benimsendi.

    HİÇBİR SINIFSAL FARK YOK

    Öyle ki bu tevhit ilkesinin sosyal hayattaki icrası, camideki ibadet hayatındaki saf düzeninin, sosyal hayattaki hakların, ‘adl’ ve ‘kısd’ düzeninin pratik göstergesi olsa gerektir. Oysa mümin, kelimeyi tevhidin lafzını söyleyerek Müslüman olmaktan ziyade, manasına inanan ve pratiğe yansıtan insan demektir.

    Sosyal hayattaki tevhit ilkesinin pratikte uygulamasına gelince; tevhit; kadın ile erkek, emek ile sermaye, zengin ile fakir, işçi ile işveren, devlet ile vatandaş, efendi ile köle gibi insan olma özelliğinden kaynaklanan, doğuştan kazanılmış ve vazgeçilemez bir hak terazisinin sosyal hayatta da denk tutulması anlamına gelir.

    Sonuçta Tevhit ilkesiyle, sosyal hayatta haklar konusunda bu terazinin de (ibadetlerdeki saf düzeninde olduğu gibi) hiçbir sınıfsal ayrıcalığa imkan tanınmadan denk tutulması akidesi yerleştirilmiştir. Ne yazıktır ki Peygamberimizden ve Emeviler ile Abbasiler dönemlerinden sonra cahiliye adetlerine geri dönüldü.

    ALLAH MÜDAHALE EDER

    Yeryüzünde bu ilke ihmal edilince Allah yeryüzüne Peygamberler aracılığı ile müdahalelerde bulunur. Allah’ın yeryüzüne bu müdahaleleri, genellikle toplumların zihinsel tefessüh etmiş olmalarından, ibadetlerine de bidat karıştırdıklarından gerçekleşmiştir. Allah’ın yeryüzüne son müdahalesi de Hz. Muhammed (sav) aracılığı ile bu tevhit ilkesinin yerleştirilmesi için yapılmıştır. Peygamberimiz Mekke’de bu mücadeleyi verdiği için imtiyazlı Mekke müşrikleri bu Tevhidî ilkeyi kabul etmeyerek inkar ettiler. Mekke müşrikleri kendilerini imtiyazlı insanlar gördüklerinden bu rahatlıklarından vazgeçmek istemediler.

    Öyle ki Mekke müşrikleri sınıfsal ayrıcalığı hayatlarında saygınlık olarak kabul etmişlerdi. Kendilerinin dünya nimetlerindeki üstünlüklerini bir ayrıcalık olarak görmüşlerdi. Bâtılı hak gören bir anlayışa saptıkları, yaşadıkları gibi inanmaya başladıkları bir ortam kurmuşlardı. Sonuçta mağdurlar ve mazlumlar çoğalmış, zayıf olanlar ezilmiş, haklar ihlal ediliyordu. Güçlü olanların haklı oldukları inancına sahip bir toplum yapısı oluşmuştu. Mekke müşriklerinin zihinleri tefessüh etmiş olduğundan yeryüzüne tekraren Kur’an ile son müdahale yapıldı. Bu müdahale, yeryüzündeki bütün insanlığa yapılmış son Tevhit çağrısıdır.

    MODERN KÖLELEŞTİRME!

    Tarih boyunca Allah’ın yeryüzüne müdahalesi hep bu zihinsel/itikaden tefessüh etmiş toplumların akidesini düzeltmek için olmuştur. Bugün bu gerçeği göremediğimiz sürece (Mekke’de Peygamberimizin yaptığı gibi) önce ilkelerimizi belirlemediğimiz sürece hep sürüneceğimiz anlaşılmaktadır. Bunun için önce Allah akidevi Tevhit ilkesini temel ilke olarak emretmiş, bu temel ilke olmadığı sürece hayatın hiçbir anlamı olamayacağına vurgu yapmıştır.

    Tevhit mücadelesi, tarihten günümüze özgürlük ve kölelik mücadelesi olarak da görülebilir. Tarihten günümüze kölelik müessesesi bir şekilde devam ettirilmekte. Oysa tarihten günümüze analarının hür ve eşit olarak doğurduğu insanları, köle yaparak, sosyal hayatta eşit haklarla mücadele etmelerinin önü sürekli kesilmiştir. Zamanla insanlar tekrar cahiliye adetlerine geri dönerek, insanlar modern şekilde köleleştirilerek sömürü düzenlerini devam ettirmişlerdir. Bugün dünya anayasalarında eğitimde, iş hayatında, kanun önünde, sosyal hayatta fırsat eşitliği yazılsa da pratikte hiçbir ülkede bu eşitlik/Tevhit maalesef henüz sağlanamadı.

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • Filistin için hukuki güç birliği

    Filistin için hukuki güç birliği

    İstanbul’da “Filistin’in Özgürlüğü İçin Hukuki Strateji ve Koordinasyon” başlığıyla iki gün süren bir çalıştay düzenledi. Çalıştaya, 14 ülkeden 50 hukukçu ve insan hakları savunucusu katıldı. Güney Afrika’dan Nadeem Mahomed ve Shabnam Mayet, Filistin’den Salahaldin M.A. Abdalaty, ABD’den Lamis Deek, Kolombiya’dan Hector Ely Castro Portillo, Şili’den Soraya Fatima Paulina Jacob Nunez ve Pablo Andres, çalıştayın katılımcıları arasında yer aldı. Basın açıklaması yapan avukatlar, süreç küresel bir güce karşı bireysel mücadelenin yetersiz olduğunu uluslararası bir şekilde hareket edilmesi gerektiğini belirttiler.

    ÖZGÜRLÜK FİLOSU DA GÜNDEMDE

    Hukukçuların bir araya gelme amacı hakkında bilgi veren Avukat Enes Kafadar şöyle konuştu: “Gelişen süreç küresel bir güce karşı bireysel mücadelenin yetersiz olduğunu bize tüm gerçekliğiyle gösterdi. İstanbul’da bir araya geldik çünkü İstanbul Filistin’in işgali için ortaya çıkan tüm teklifleri reddeden iraden ortaya konduğu yer olması medeniyle bizim için önemliydi. Çalıştayda, küresel çapta hukuki mücadele için gerekli yöntemleri belirledik hukuki stratejileri güçlendirmek ve küresel hukuki çabaları koordine etmek amacıyla sahadan veri toplayan hukukçuları ve uluslararası müracaatlar konusunda tecrübesi olan hukukçuları bir araya getirdik. Çalıştayın gündemlerinden biri de yola çıkmaya hazırlanan özgürlük filosuydu. Özgürlük filosuna yapılması muhtemel müdahaleye karşı izlenecek hukuki yöntemler belirlendi.”

    ORGANİZE VE GÜÇLÜ MÜCADELE

    New York’ta Avukatlık yapan ve PAL Law Comission kurucusu Filistin Batı Şeria asıllı Lamia Deek de zorlu süreçlerden geçtiklerini ancak umutlu olduğunu söyledi. Deek sözlerine şöyle devam etti: “Şu anda uluslararası hukuki pratik tamamen bir çaresizlik içerisinde. Avrupa ve ABD tarafından desteklenen siyonist proje sadece Filistinlileri dünyanın dört bir yanına dağıtmadı. Aynı zamanda hukuki çaresizlik içinde bıraktı. Yapmamız gereken tutarlı organize ve güçlü bir hukuki mücadele. Özgürlük Filosu için de çalışmalar yapıyoruz. Bu kapsamda bir dizi delegasyon hazırlığı içindeyiz. Cenevre’ye ve BM binasının önünde delegasyon çalışmaları yürüteceğiz.”

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • Sivasspor-Fenerbahçe maçındaki penaltı kararı neden verildi?

    Sivasspor-Fenerbahçe maçındaki penaltı kararı neden verildi?

    TFF’nin YouToube kanalından yayımlanan kayıtta, şampiyonluk yarışını yakından ilgilendiren Sivasspor-Fenerbahçe maçında VAR incelemesinin ardından verilen penaltı pozisyonunun kayıtları sesli ve görüntülü olarak paylaşıldı.

    Müsabakanın 87. dakikasında sarı-lacivertli takımın 2-1 olduğu anlarda Sivassporlu oyuncu Rey Manaj’ın kaleciyle karşı karşıya kaldığı pozisyonla ilgili paylaşılan kayıtlarda şu ifadeler kullanıldı.

    VAR hakemi Benjamin Brand: Kalecinin net bir teması var.

    Hakem Cihan Aydın: Evet.

    VAR hakemi Benjamin Brand: Kalecinin, hücum oyuncusunun ayağına net bir teması var şut çektikten sonra.

    Hakem Cihan Aydın: Evet.

    VAR hakemi Benjamin Brand: Lütfen kenara gel, sana sahada incelemede göstereceğim.

    Hakem Cihan Aydın: Sahada inceleme mi?

    VAR hakemi Benjamin Brand: Sahada inceleme.

    Hakem Cihan Aydın: Buğra geliyorum incelemeye.

    AVAR hakemi Abdullah Buğra Taşkınsoy: Cihan, kalecinin şuttan sonra teması olduğunu söylüyor sahada inceleme öneriyor potansiyel bir penaltı için.

    Hakem Cihan Aydın: Tamam.

    VAR hakemi Benjamin Brand: Başlayacağın zaman söyleyeceğim. Sadece durdurulmuş görüntü. Pozisyonun ardından verdiğin bir sarı kart var. İtiraz için mi?

    Hakem Cihan Aydın: Evet Benjamin izliyorum.

    VAR hakemi Benjamin Brand: Cihan oradaysan duraklatılmış görüntüde ayağa teması göreceksin. Kalecinin teması tamam.

    Hakem Cihan Aydın: Tamam teması gördüm.

    VAR hakemi Benjamin Brand: Tamam şimdi sana pozisyonun tekrarını göstereceğiz. Tamam.

    Hakem Cihan Aydın: Tamam normal hızda istiyorum, evet.

    VAR hakemi Benjamin Brand: Bu.

    Hakem Cihan Aydın: Tamam.

    VAR hakemi Benjamin Brand: Bu yavaş çekim.

    Hakem Cihan Aydın: Tamam. Bu pozisyon dikkatsiz müdahale. Penaltı ve sarı kart veriyorum.

    VAR hakemi Benjamin Brand: Evet. Onaylıyorum, onaylıyorum.

    Hakem Cihan Aydın: Tamam, teşekkürler.

    Sivasspor-Fenerbahçe maçında Livakovic’in müdahalesi sonrasında verilen penaltı kararının VAR kaydı açıklandı.

    2-2 biten maç sonrasında Fenerbahçe Teknik Direktörü İsmail Kartal, “şampiyonluğa oynayan bir takım için verilen bu penaltı kararı çok ağır” ifadelerini kullanmıştı.

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • Vidayı kafatasına çaktı

    Vidayı kafatasına çaktı

    Bursa Nilüfer’de bir sağlık skandalı yaşandı. Diş tedavisi için gittiği özel klinikte implant tedavisi olan Ramazan Yılmaz’ın (40) başına gelmeyen kalmadı. İddiaya göre Dr. A.D. implantı çeneye yerleştirmek isterken vidayla, Yılmaz’ın çene kemiğini delip kafatasına sapladı. Acı içinde kalan Yılmaz’ın yaşadığı baygınlık sonrası film çeken Dr. A.D., vidanın kafatasında olduğunu görünce hemen kendi aracıyla Yılmaz’ı bir hastaneye bırakıp kaçtı. Doktorlar Yılmaz’ı acil ameliyata alırken, saatlerce süren operasyon sonrası Yılmaz, yeniden hayata tekrar döndü. Yanlış müdahale nedeniyle ödemenin iadesini isteyen Yılmaz olumsuz yanıt alınca hukuk mücadelesi başlattı.

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • Derin Tarih 12 yaşında

    Albayrak Medya bünyesinde yayın hayatını sürdüren Derin Tarih dergisi, İstanbul Rami Kütüphanesi’nde düzenlenen törenle 12. yaşını kutladı. “Tarih Okuyan Şaşırmaz” sloganıyla 12 yılda 172 sayıya ulaşan derginin genel yayın yönetmeni Taha Kılınç, Türkiye’de yayınlanmaya devam eden tarih dergileri içinde Derin Tarih’in seçkin konumuna işaret ederek, editoryal bağımsızlık, ekonomik güç ve çalışkan yazı işleri kadrosuyla avantajlı bir durumda olduklarını söyledi. Dergideki görevine 2021’de başlayan Kılınç, kağıt fiyatlarının günden güne arttığı ve insanların alım gücünün düştüğü bir ortamda kağıda basılı dergi yayınlamanın Albayrak Medya yönetimi açısından ciddi bir özveri olduğunu ifade etti.

    TARİHİMİZ OSMANLI’DAN İBARET DEĞİL

    Derin Tarih’in yazı işleri kadrosunun alanında tecrübeli isimlerden oluştuğunu aktaran Kılınç, 5 bin aboneye sahip olduklarını ve her ay 12, 15 bin adet baskı gerçekleştirdikleri bilgisini verdi. Taha Kılınç, göreve ilk geldiğinde 1944 Tatar Sürgünü’nü dergide dosya olarak ele aldığını dile getirerek, “Sonra Ermeni lobilerinin dünyada nasıl çalıştığını ele alan bir sayı yaptık. Haccın serüvenini yaptık, bu benim çok önemsediğim bir sayı. Türkiye’de yapılmamıştı, birçok konuda dikkat çekti, çok farklı yerlere ulaştı. Abdürreşid İbrahim Efendi’yi seyyah ve alim olarak özel bir dosyaya konu ettik. Yine unutturulan Tripoliçe Katliamını özel bir sayıda ele aldık. Gündemde tutmak gerektiğini düşündük.” dedi. Kılınç, dergide ayrıca Osmanlı’nın denizlerdeki hakimiyeti, Köprülü Ailesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun hakim olduğu şu anda Türkiye sınırları dışında kalan coğrafyalarda da ne yaşandığı, Balkanlar ve Gazze’nin de arasında bulunduğu birçok önemli konuyu dosya olarak işlediklerini anlattı.

    BÜYÜK BİR BOŞLUĞU DOLDURDU

    Üç ayda bir özel sayı da hazırladıklarını, Valide Sultanların yanı sıra Osmanlı dağıldıktan sonra Balkanlar’da neler olduğuyla ilgili ve Timur üzerine de yakın zamanda özel sayı çıkaracaklarını belirten Kılınç, “Sadece tarih ve coğrafya, Osmanlı üzerinden değerlendiriliyor ama İslam medeniyeti, Müslümanların dünyada bıraktığı izler Osmanlı’dan ibaret değil.” diye konuştu. Derin Tarih

    dergisinin en eski yazarlarından Prof. Dr. İsmail Kara ise programda Türkiye’de tarih dergiciliği konusunu ele aldığı konuşmasında, Derin Tarih’in alanı içerisinde büyük bir boşluğu doldurduğunu ifade etti. Programa, Prof. Dr. Adnan Demircan, Doç. Dr. Abdülkadir Macit, Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Dr. Ahmet Uçar, yazar Beşir Ayvazoğlu, Prof. Dr. Arzu Terzi, Fatma Türk Toksoy, Yıldırım Ağanoğlu, Prof. Dr. İdris Bostan, Prof. Dr. İsmail Taşpınar, Prof. Dr. Kahraman Şakul, Prof. Dr. Mehmet İpşirli, Prof. Dr. Mustafa Budak, Prof. Dr. Süleyman Berk, Tahir Günay, Dr. Turgay Şafak ve Yusuf Sami Kamadan’ın daaralarında olduğu çok sayıda akademisyen ve yazar katıldı.

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • Sadece 4 çocuk değil

    Oyuncu Metin Akpınar’ın kızı olduğu ortaya çıkan Duygu Nebioğlu’nun sosyal medya hesabından yaptığı açıklamalar yine gündem oldu. Genç kadın, “Birinci bölümü geçtik, ikinci bölüm geliyor. Bu kadına, o koca koca adamlar ne yaptıysa ortaya çıkacak” diyerek başka mağdur çocukların da olduğunu ifade etti.

    İDDİALAR ÜZERİNE AÇIKLAMA YAPTI

    Yeşilçam’ın çınarlarından 82 yaşındaki Metin Akpınar’ın 1987 yılında Suphiye Orancı ile evlilik dışı ilişkisinden Duygu ve Sevgi Nebioğlu isminde ikiz kızları olduğu ortaya çıkmıştı. Duygu Nebioğlu, kardeşlerinden Dilara Gülatan’ın babasının da ünlü bir gazeteci olduğunu açıkladı. Hatta Dilara Gülatan “Annem bana ‘baban Uğur Dündar’ demişti diyerek Dündar’a babalık davası açtı. Ancak Adli Tıp Kurumu’nda yapılan DNA incelemesinde Dündar Dilara’nın babası çıkmadı. Akpınar’ın nüfusuna geçen Duygu Nebioğlu, en son 2010 yılında görüştüğü annesi Suphiye Orancı’yı bulmak için gündüz kuşağı yayınına katıldı. Nebioğlu, programda annesi Suphiye Orancı’nın 6 çocuğunu olduğunu söyledi. Nebioğlu, “İkisi Almanya’daki evliliğinden. Dört kardeşim de benimle aynı kaderi yaşadı.” dedi. Yayına bağlanan Zeynep isimli bir kadın ile başka isimler Suphiye Orancı hakkında çeşitli iddialar dile getirdi. Bunun üzerine Duygu Nebioğlu, sosyal medya hesabından açıklama yaparak “Kadın karalamak bu kadar kolay mı?” diye sordu.

    BU KADINA BİR SÜRÜ İŞLER YAPTIRMIŞSINIZ

    Nebioğlu şunları söyledi: “Bir şey söylemek istiyorum. Hiçbirine inanmıyorum. Tutuştular. Duygu bizim kapımızı çalacak mı, bizden hesap soracak mı, diye tutuştular. Bunun ilişkiyle de alakası yok. Anneme yaptıkları o kötülükler, kendi pislikleri örtülsün diye anneme attıkları iftiralar… O kadın hepsinin hesabını sizden soracak. Zeynep kim, o diğer kadın kim? kadın karalamak kolaydır. Ama yaşayıp göreceğiz. Fragmanı geçtik, birinci bölümü de geçtik. İkinci bölüm geliyor. Bu kadına o koca koca adamlar ne yaptıysa ortaya çıkacak. Sadece ilişki değil. Bu kadına bir sürü işler yaptırmışsınız. Kolay mı öyle kadın karalamak, hayatlarıyla oynamak? Kaç tane çocuk mahvoldu, sadece 4 mü sanıyorsunuz? Az kaldı, az…”

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • İslam nasıl bir insan hedefler?

    İslam nasıl bir insan hedefler?

    İslam dini, diğer değiştirilmiş veya insan eli ile oluşturulmuş dinlerden farklı olarak, inanan insanlardan bazı özelliklere sahip olmasını ister. Bu istek aynı zamanda inananlar için zorunlu bir istektir. Çünkü ancak o zaman İslam dininin hedeflediği insan tipi ortaya çıkar. Bu insan tipinde ortaya çıkan özellikler; inanç, ibadet ve ahlak üçlüsü ile gerçekleşir. İnanç ibadetle desteklenmeli, İbadetle desteklenen inanç, insanda ahlaki kurallar ortaya çıkarmalıdır.

    ÖRNEK İNSAN ORTAYA ÇIKAR

    Bu üç husus bir arada bulunduğunda örnek insan ortaya çıkar. Değilse namaz kılan yalancı veya inancı olan ama ibadeti olmayan insan tipi oluşur ki bu tip insan İslam dininin ortaya çıkarmak istediği insan tipi değildir. Bu konu Kur’an’da şöyle ifade edilir: “İnsanlar, denenip sınavdan geçirilmeden, “İman ettik” demekle bırakılacaklarını mı sanıyorlar? Andolsun ki biz, onlardan öncekileri de sınamıştık. Allah, elbette doğru olanları ortaya çıkaracaktır; kezâ O, yalancıları da mutlaka ortaya çıkaracaktır.” (Ankebut, 2-3)

    PRENSİPLER OLMALI

    Peki, bu sınavı kazanmak için ne yapmalıyız?

    Allah’ın bir ömür sınava tabi tuttuğu biz Müslümanların hayatında oluşturmak zorunda oldukları ve kendine has yaşam felsefesi haline getirdiği bazı prensipleri olmalıdır. Bu prensipleri kısaca şöyle sıralamak mümkündür;

    1. İmanımızı tevhit inancı çerçevesinde tutmalıyız. Bu açıdan gizli ve açık Allah’a ortak koşmaktan, iki yüzlülükten (nifak), inkardan (küfür) uzak kalmalıyız. Hatta hayatımızın hiçbir anında bunlarla hemhal olmamalıyız.

    2. İbadetimizi sadece Allah için yapmalıyız. Bu konuda en çok dikkat etmemiz gereken husus, riyakarlıktır. Yani ibadetimizi yalnız Allah için yapmak gerçeğidir. Başkası görsün diye, bir şeyler elde etmek için yapılan ibadetler İslam dinini açısından ibadet kabul edilmez. Bir de ibadetlerde samimiyet gerekir. Çünkü Allah için yapılan bir fiilin en güzel şekilde yapılması gerekir.

    HER ANIMIZDAN SORUMLUYUZ

    3. Hayatımızın her saniyesinden sorumlu olduğumuzun farkında olarak yaşamalıyız. İslam dini inanan insanların hayatında boşluk bırakmaz. Yani her an kayıt devam eder ve sorumluluk yüklenir. İyi veya kötü hayatı her anı yazıcı melekler tarafından yazılır. Bu Müslümanın her an dikkatli ve doğru yaşaması için bir uyarıdır.

    4. Ahlaki hassasiyetimiz en üst düzeyde olmalıdır. İnanç ve ibadetin insandaki çıktısı güzel ahlak olmalıdır. Yani ahlaki fiillerimiz ibadetlerimizle doğru orantılı olarak güzelleşmelidir. Bu husus Kur’an’da “Sana vahyedilen kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebût 29/45) ayeti ile işaret edilir.

    TÖVBE KAPISINA GİDELİM

    5. Günahtan uzak durmaya çalışmalıyız. Ancak bütün dikkatimize rağmen yine de günah işleyebiliriz. Bu durumda hemen tövbe kapısına müracaat etmeliyiz. Kur’an bu durumu “Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Muhakkak Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Maide /39) ayeti ile dile getirir.

    6. Hayatımızı dua ile şekillendirmeliyiz. Bu konu Kur’an’da şöyle vurgulanır. “Kullarım sana, benden soracak olurlarsa, şüphesiz ki ben onlara yakınım. Dua edenin duasına icabet ederim.” (Bakara 2/196).

    7. Bütün bu hususların insan nefsinde zorlanma olmadan, sürekli olarak ve aynı zamanda İslam filozoflarının tabiri ile “su içmek kadar kolay” yapabilir olma halinde gerçekleşmelidir.

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • Galatasaray’ın Zaniolo için istediği rakam dudak uçuklattı!

    Galatasaray’ın Zaniolo için istediği rakam dudak uçuklattı!

    Galatasaray’ın sezon başında satın alma opsiyonuyla Aston Villa’ya kiraladığı Nicolo Zaniolo’nun talipleri artıyor.

    Sarı-kırmızılıların Nicolo Zaniolo’dan elde etmeyi planladığı bonservis geliri belli oldu.

    Calciomercato’da yer alan habere göre Galatasaray, İtalyan yıldızın bonservisinde indirime gitmeye yanaşmıyor ve 25-30 milyon euro istiyor.

    Sarı-Kırmızılılar, Zaniolo’yu Roma’dan 15 milyon euro karşılığında renklerine bağlamıştı.

    Nicolo Zaniolo 2023-24 sezonu öncesi 5 milyon euro kiralama bedeliyle Aston Villa’nın yolunu tutmuştu.

    İngiliz ekibiyle bu sezon 36 maçta 1241 dakika süre alan Zaniolo 3 gollük skor katkısı verdi.

    24 yaşındaki Nicolo Zaniolo’nun Galatasaray ile 2027’ye kadar geçerli sözleşmesi bulunuyor.

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • Gazze Şeridi’nin kuzeyine havadan paraşütle insani yardım indirildi

    Gazze Şeridi’nin kuzeyine havadan paraşütle insani yardım indirildi

    İsrail ordusunun Gazze Şeridi’ne 7 Ekim 2023’ten bu yana düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı 33 bin 843’e yükseldi.

    Gazze’deki Filistin Sağlık Bakanlığından yapılan açıklamada, İsrail’in Gazze Şeridi’ne 193 gündür sürdürdüğü saldırılara ilişkin bilgi verildi.

    Açıklamada, İsrail ordusunun son 24 saatte Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda 46 Filistinlinin daha hayatını kaybettiği, 110 Filistinlinin yaralandığı belirtildi.

    İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze Şeridi’ne düzenlediği saldırılarda yaşamını yitirenlerin sayısının 33 bin 843’e, yaralı sayısının da 76 bin 575’e yükseldiği aktarıldı.

    Açıklamada ayrıca enkaz altında ve yol kenarlarında ölülerin bulunduğu ancak İsrail güçlerinin engellemesi nedeniyle sağlık ekipleri ile sivil savunma görevlilerinin cenazelere ulaşamadığı yinelendi.

    İsrail’in Gazze Şeridi’ne uyguladığı abluka ve düzenlediği saldırılar devam ederken Gazze’nin kuzey bölgelerine havadan insani yardımlar atıldı.

    Yardımların paraşütle inişi, Gazze kentinden görüntülendi.

    KAYNAK: Yeni Şafak

  • Murat Ülker yazdı: Türkiye’nin yol arayışları ve bilgi çağı

    Murat Ülker yazdı: Türkiye’nin yol arayışları ve bilgi çağı

    Kişisel internet sitesinde yayımladığı yazılarıyla dikkat çeken Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi, Pladis ve GODIVA Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker, “Türkiye’nin Yol Arayışları ve Bilgi Çağı” başlıklı yeni yazısıyla İsmet Berkan’ın ‘İnsan uygarlığının kısa tarihi’ adlı kitabına dair yeni incelemesini okurlarıyla paylaştı.

    Ülker, yazısında şu ifadelere yer verdi;

    Türkiye’nin Yol Arayışları ve Bilgi Çağı

    İnsan Uygarlığının kısa tarihi (*) kitabına iki hafta ara vermiştim. Bu hafta kaldığım yerden devam ediyorum. Kitabın Türkiye bölümüne geliyoruz. Bakalım Türkiye Tarzı siyaset neymiş hep birlikte geçmişe bir dönelim. Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesinin kurucu metin olduğu söylenir. Tarzlar şunlar: Osmanlıcılar, İslamcılar, Türkçüler…

    “Bir kısmı Osmanlıcılık‘ı savunuyor; çok dinli ve etnikli bir imparatorluk olan Osmanlı’nın bütün dini ve etnik kökenleri “Osmanlılık” ortak kimliği altında toplamadıkça kurtulamayacağını söylüyorlar. Bir başka grup, İslamcılık’ı savunuyor. Onlara göre Osmanlı için yapıştırıcı unsur İslam dini ve yönetimde din kurallarından uzaklaşıldığı için bu gerileme yaşanıyor. Ve son olarak Türkçüler var. Akçura kendisi de bu görüşte ve imparatorluğun ancak Türklük etnik kimliğine sahip çıkılarak kurtarılabileceği inancında” deniyor kitapta.

    Daha sonra da kapitalist Batı ile komünist Doğu arasında Soğuk Savaş dönemi diye adlandırılan dönemde yaşananlara dönülüyor, bir tür paralel tarih yazımı yapılıyor. Ve Soğuk Savaş döneminin sonunda bize Bilgi Çağı Devrimi’ni yaşatan şartlar ortaya konuyor.

    Bakalım kitap bu konularda ayrıntılı olarak neler diyor, benim eklemelerim neler, hem Türkiye yolunu bulabilmiş mi, hem daha sonra ne olmuş hep birlikte aşağıda okuyalım…

    (*)Berkan, İ.(2023). İnsanlığın Kısa Tarihi, The Kitap Yayınları, ss.256.

    ‘Geldik kitabın Türkiye bölümüne’

    Türkiye’nin Yol Arayışları isimli bölümde Berkan, Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” isimli kitabından esinlenerek “Türkiye’de iki tarz-ı siyaset” diyor ve konuya giriş yapıyor:

    1876’da Moskova’nın doğusundaki Ulyanovskda doğan Yusuf Akçura, “Türkçülük“ siyasi fikrinin kurucu teorisyeni kabul edilir. 1904 yılında Kahire’de çıkan Türk adlı bir dergide yayımladığı “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı uzun makalesi kurucu bir metindir. Akçura’ya göre Osmanlı aydınları devletin nasıl kurtarılacağı konusunda üçe bölünmüş durumdalar:

    Bir kısmı Osmanlıcılık‘ı savunuyor; çok dinli ve etnikli bir imparatorluk olan Osmanlı’nın bütün dinî ve etnik kökenleri “Osmanlılık” ortak kimliği altında toplamadıkça kurtulamayacağını söylüyorlar. Bir başka grup, İslamcılık’ı savunuyor. Onlara göre Osmanlı için yapıştırıcı unsur İslam dini ve yönetimde din kurallarından uzaklaşıldığı için bu gerileme yaşanıyor. Ve son olarak Türkçüler var. Akçura kendisi de bu görüşte ve imparatorluğun ancak Türklük etnik kimliğine sahip çıkılarak kurtarılabileceği inancında.

    Romantik bir fantezi olan Osmanlıcılık fikri kısa zamanda ortadan kalktı. Bu görüş halk arasında hiçbir zaman yaygınlık kazanamadı. Atatürk Türkçüydü, modernleşmeciydi. Kapitalizmi Türkiye’de kurmak ve feodal ilişkilerden modern tarıma geçmek Atatürk’ün öncelikleriydi.

    Daha Cumhuriyet kurulmadan İzmir’de bir iktisat kongresi toplamak ve bu kongreden “liberal ekonomiye ağırlık verme” kararı çıkartmak öyle tesadüfen olmuş şeyler değil. Lozan’da kapitülasyonların kaldırılması başarıldı, ama genç ve fakir Cumhuriyet Osmanlı’nın mali borçlarını üstlenmek zorunda kaldı. Genç cumhuriyet, ortada kapitalizmi kuracak yeterli bir kapitalist sınıf olmadığı, yani sermaye birikimi bulunmadığı için kısa süre içinde bazı endüstrileri kendisinin kurduğu devlet kapitalizmi modeline yöneldi.

    Türkiye’de 1940ların sonlarına kadar toplam sanayi yatırımlarının yarıdan fazlasını devlet yapıyordu; bu eğilim ancak 1952 yılından itibaren terse döndü, özel sektör yatırım harcamaları o yıldan itibaren devleti geride bırakmaya başladı. Yani Türkiye’de yerli ve milli bir sermaye sınıfının oluşmasını sağlamak fakir ve genç Cumhuriyet’in 30 yılını aldı.

    Kitaba göre: ”Atatürk’ün yönetimi bir hayli otoriter, hatta zaman zaman diktatörlük seviyesine varan bir yönetimdi. Atatürk’ün kendisi Aydınlanma’nın düşünürlerinden etkilenmiş, modernist felsefeyi içselleştirmiş bir insandı. Sosyal Darwinizm’i savunan kimi düşünür ve yazarlardan etkilendiği, hatta bir dönem insanların kafataslarından onların ırksal kökenini çıkartmayı ve üstün olan ile aşağı olan ırkları ayırmayı “bilimsel bir yöntem” olarak öneren düşüncelere kapıldığı da oldu. Türklerin üstün Aryan ırka mensup olduklarını kanıtlamak için yoğun kafatası ölçümleri yapıldı Türkiye’de. Ama Atatürk, bu düşüncelerin hiçbirini, pozitivizmi içselleştirdiği gibi içselleştirmedi.”

    İlk sosyoloğumuz Ziya Gökalp’in iki büyük eserinden sırasıyla birincisi, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak adını taşır. Muasır, yani çağdaş olmak. İkincisi ise Türkçülüğün Esasları’ydı ki, Atatürk’ü esas etkileyen eser buydu.

    Kurtuluş Savaşı’nı yapan 1. Meclis çok sesliydi. Atatürk, Başkumandanlık yetkisini istediğinde, Meclis’te çok hararetli tartışmalar yaşandı; Bazı milletvekilleri Atatürk’ü diktatör olmaya çalışmakla suçladı. Ama bu Meclis’i izleyen ikinci Meclis o kadar da çok sesli değildi. İlk Meclis’in “muhalefet grubu” kabul edilen “ikinci grup” Meclis’e giremedi.

    Atatürk, Lozan Barış Anlaşması’nın Meclis’te reddedilmesinden çekiniyordu.

    Lozan Anlaşması’nı beğenmeyen milletvekilleri vardı, başta da Başbakan Rauf Orbay geliyordu. Atatürk bastırdı, Lozan Meclis’ten geçti ama ardından bir hükümet bunalımı doğdu. Açıkçası Atatürk de bu hükümet bunalımını fırsat bildi, 29 Ekim’de Cumhuriyet’in ilanı için gereken anayasa değişikliğini 2. Meclis’e yaptırdı.

    Cumhuriyet’i ilan eden anayasa değişikliği oylamasına 138 milletvekili katıldı ve Cumhuriyet, katılan milletvekillerinin oy birliğiyle kabul edildi. Ardından Cumhurbaşkanı seçimi yapıldı, bu kez 157 üye katıldı ve Atatürk oy birliğiyle seçildi. Yani en azından 19 milletvekili Cumhuriyet’in ilanı oylamasına katılmadı.

    Yine de Meclis’teki iki oylamada çıkan fark, Türkiye’de çok sesliliğin ve aynı anda birden fazla siyasi görüşün bir arada bulunmasının önemli kanıtlarından biri sayılmalıdır. Atatürk’e karşı bir muhalefet hep vardı ve ama o muhalefet sadece İslamcı bir anlayıştan mı kaynaklanıyordu? Ben bundan emin değilim.

    Daha önceki Meclis’te yer alan “ikinci grup” sadece İslamcı düşünce akımının temsilcilerinden oluşuyordu (acaba öyle miydi?); Bu grubun tasfiyesi sonrası Atatürk tarafından oluşturulan Müdafa-i Hukuk Grubu içinde de hilafetin sürmesi ve Halife’nin “devlet başkanı” olması gerektiğini düşünenler vardı. Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk’le birlikte omuz omuza yapmışlardı ama Türklük-İslamlık meselesinde İslamlıkları ağır basıyordu.

    Atatürk ve Türkçülük akımı zaman içinde muhalefeti olmayan, dikensiz gül bahçesi niteliğinde bir Meclise kavuştu. Atatürk Devrimleri dediğimiz müthiş dönüşüm o dönemde yaşandı.

    Devrimler döneminde İslamcılık “gericilik” olarak tanımlandı. İslam moderni tamamen mi reddediyordu? Rejimin ve Atatürk’ün bütün muhalifleri gerici (İslamcı) olarak nitelendi. Bu yaftalama ve içeride halkın bir bölümünü “rejim düşmanı” veya “gayrimilli” görme eğilimi, maalesef etkilerini 21. yüzyılda bile yaşadığımız bir büyük siyasi bölünmeye, bölünmüş bir topluma yol açtı.

    Bugün güneydoğu sınırımızda ve hatta yurt içindeki terör meselesi hala çözülmemiş tam tersine nesiller boyu süregelen ve dış destekli bir konuma gelmiştir. Keza toplumda yine üstü örtülü bir mezhepçilik meselesi (şii – alevi kimlerdir, neyi kapsar, ne isterler) göz ardı edilen bir konudur. Şimdi bir de yurt dışında da faaliyete devam eden fetö diasporası var.

    Aynı Atatürk, yurt dışında, özellikle de Batıda bir “diktatör” olarak görüldüğünün farkındaydı. Bu görüntüyü yıkmak amacıyla yakın arkadaşı Fethi Okyar’dan bir muhalefet partisi kurmasını istedi. Serbest Cumhuriyet Fırkası adını alan bu parti çok büyük ilgi gördü, kurulunca katıldığı bir yerel seçimde büyük başarı elde etti. Ama parti uzun ömürlü olmadı; Atatürk’le açık çekişmeye girmemek için kendi kendini feshetti.

    Atatürk’ün 1938deki ölümünün ardından İsmet İnönü ikinci cumhurbaşkanı olarak seçildi ve kısa süre sonra “Milli Şef” adını aldı. 1950 senesinin 14 Mayıs’ında yapılan Cumhuriyet’in ilk çok partili gerçek serbest seçiminde CHP iktidarını yine kendi içinden çıkan Demokrat Parti’ye kaybetti.

    İktidara gelen düşünce rejim düşmanı değildi, Cumhuriyet’le bir derdi yoktu, hilafeti geri getirmek gibi bir düşünce marjinal olarak bile gündeme gelmiyordu, kapitalizmi benimsemeye ise dünden hazırdı. İktidara gelen yeni elitler değil ama onlara oy veren geniş kalabalıklar modernizmin sert uygulanma biçimlerine karşı endişeli olan, kendi kültürünü ve inancını kaybetmemek isteyenlerden oluşuyordu. Ama DP daima rejimin yanında yer alarak gericiliğe (ticanilik) karşı kanuni önlem bile almıştı. Atatürk’ü koruma kanununu çıkarmıştı.

    DP seçimlerde art arda elde ettiği başarıya güvenerek çok partili dönemde baskın bir parti iktidarı kurmaya yöneldi. 27 Mayıs 1960da ordu içinde örgütlenmiş bir cunta darbeyi gerçekleştirdi. Darbeciler üç yıl gibi kısa bir süre içinde yeniden demokratik yönetime döndülerse bile sistemde çok büyük iki hasar bıraktılar. Birincisi, idamlar, onarılması olanaksız bir yara açtı. İkinci büyük hasar ise, rejimin içinde “bekçi”ler konulmasıyla yaratıldı. Rejim bekçileri yargıçlar ve adli sistem, en tepesinde de Anayasa Mahkemesi. Milli Birlik Komitesi üyeleri de, “doğal senatör” olarak Senato’da grup oluşturdu. Son olarak Türk Silahlı Kuvvetleri adı konmamış bir “veli” ve “vasi” olarak sistemin içine entegre edildi, tekrar “yoldan çıkılırsa” ordu oradaydı ve yeniden sisteme müdahale edilecekti.

    1960 devriminde dikilen elbise ülkemize uymadı ve anayasa değişiklikleri tüm yakın tarihimizde süregeldi. Türkiye Cumhuriyeti adeta hisselerin çoğunluğu orduya ait bir aile şirketine benzetiliyordu.

    Nitekim ordu müdahale etti de: Önce 1971’de Demokrat Parti’nin devamı niteliğindeki Adalet Partisi iktidarına karşı bir darbe yaptı, hükümeti düşürdü. Sonra 12 Eylül 1980’de bu sefer bir kez daha sisteme topyekûn el koydu, anayasal sistem dahil her şeyi sil baştan yeniledi. Bunlar hep, Atatürk adına hareket ettiğini, “Atatürk Devrimleri”ni korumayı ve daha ileri götürmeyi amaçladığını iddia eden ama demokratik seçimler yoluyla iktidara gelemeyen kesimlerin karşılarındaki “gericilere” karşı müdahaleleriydi. Oysa darbelerle iktidardan uzaklaştırılanlar kendilerini “gerici” olarak görmek bir yana, Türkiye’nin modernleşmeci gücü olarak görüyorlardı ve tabii ki öyleydi. Zira genç cumhuriyette vatandaşlara verilen demokratik haklar, modernleşme, ekonomik gelişme ve büyüme hep iktidarların eseriydi. Ama onlar oyların ekserisini aldıklarında bunu demokratik görmeyenler vardı. Bu muhalefetin kalibre ve kalitesini düşürdü. Bugünse sanki tüm hissedarlar aynı tarafta toplanmışlar. Ama her nedense ülkemizin cari sorunları baki…

    1969 genel seçiminde Erbakan Konya’dan bağımsız milletvekili adayı oldu. Etrafında İslami cemaatlerden pek çok kişiyi topladı ve “Milli Nizam Partisi” adı altında partileşti.

    Milli Nizam Partisi Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Erbakan ve arkadaşları Milli Selamet Partisi’ni (MSP) kurdular.

    MSP de 12 Eylül askerî darbesi sonrası kapatıldı. 1983’te eski MSP bu kez Refah Partisi adıyla kuruldu. 1995 seçiminden birinci parti olarak çıkıp, 1996’da da iktidar ortağı olunca sistemin eski bekçileri yeniden devreye girdi. “28 Şubat süreci”, önce Refah Partili Başbakan Necmettin Erbakan istifaya zorlandı, ardından Refah Partisi aleyhine kapatma davası açıldı ve parti kapatıldı.

    Geride kalanlar Fazilet Partisi içinde örgütlendiler. Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi isimlerin başını çektiği “yenilikçiler” hareketi, parti içi mücadele başlattılar. Abdullah Gül parti liderliğine aday oldu ama kongreyi az farkla da olsa kaybetti. Rejim Fazilet Partisi aleyhine de kapatma davası açtı. Partinin kapatılmasının ardından yenilikçi grup, Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu ve hala iktidar. Ak Parti kadroları siyasal İslamcılardan oluşuyordu.

    Ama iktidar erkinin her şeyi değiştirmesi gibi Siyasal İslam da bugün aynı manaya gelmiyor. Türkiye’de iktidara gelen partilerin söyledikleri, verdikleri sözler ve parti programları başka başkadır. Her marjinal kesim iktidarın aslında onlardan yana olduğuna inanır ve bekler. Mesela Ak Parti bugün kurucularının gençken arkadaşlarına, çekirdek kitlesine söz verdiklerinin tümünü yapmış olmasına rağmen bunlar, ne parti ne de hükümet programında yer almıyordu. Bu hususta en büyük yanılgıya düşenler sonradan Fetö suçlamasıyla karşılaşan ekip ve destekçileri oldu. Bir büyük badire atlatıldı.

    Yine sosyolojik bir gösterge de ülkemizde sağ ve sol partilerin herhangi bir sebeple akamete uğramasından sonra yeni veya yerine kurulan partilerin isimlerinin manalarını ve hatta kast ettiğini incelemek olacaktır: Mesela Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet, Yeniden Refah olması gibi. Burada İslamcı olmakla suçlanan hatta kapatılan partinin temel görüşü Milli Görüş, ne kadar İslamidir?

    Bir diğer örnek, çeyrek asırdır rejimin kurucu ve tek partisi olan CHP’den ayrılan eşraf ve entelektüellerin kurduğu Demokrat Parti’nin çok partili demokrasi macerası, ne yazık ki aşağılanarak idam ve kapanma ile sonuçlanmış. Yerine kurulan ve iktidara gelen Adalet Partisi adından anlaşıldığı üzere adalet talebiyle kurulmuş ve amblem olarak “demir kır at” kullanmıştır, bu ise okuma yazma dahi bilmeyen kitlelerle “yasak” iletişim için kullanılmış yani onlara mührünü demokrata (ses uyumuyla demirkırata) bas denmiştir.

    Kitap tam burada “Ak Parti iktidarının Cumhuriyet kurulmadan önce başlamış Türkçü-İslamcı bölünmesini görece azaltmış olduğunu belirtiyor ve tekrar Soğuk Savaş döneminde olanlara dönüyor, bir tür paralel tarih yazımı da yapıyor diyebiliriz:

    Stalin ABD ve Britanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırmasından ve savaşı sürdürmesinden çekiniyordu. O yüzden, kendince kapitalist Batı ile Rusya’nın arasına Doğu Almanya, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan gibi ülkeleri bir çeşit güvenlik tamponu olarak koymuştu. Bütün bu Doğu Avrupa ülkelerinde mucizevi biçimlerde komünist devrimler oluverdi savaştan sonra ve hepsi birden Sovyetler Birliği güdümüne girdiler. Macaristan’da 1956’da ve Çekoslovakya’da 1968’de komünist rejim hafiften sorgulanır gibi olduğunda Kızıl Ordu bu iki ülkeyi yeniden işgal etmekten çekinmedi. 1983’te Polonya’da böyle bir Sovyet işgali olmasın diye Polonya ordusu Komünist Parti’ye karşı askerî darbe yaptı.

    Öncülüğünü Amerika’nın yaptığı kapitalist Batı ile öncülüğünü ve patronluğunu Sovyetler Birliği’nin yaptığı komünist Doğu arasında “Soğuk Savaş” başlamıştı. Dünya ikiye bölünmüştü. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Çin’de komünist Mao Zedung’un önderliğinde gerçekleşen devrim ve birkaç yıl sonra Kore Yarımadası’nda başlayan komünist ayaklanma, Soğuk Savaşın sadece Avrupa ile sınırlı kalmadığını gösteren önemli delillerdi.

    Nitekim iki blok arasındaki mücadele, Karayipler’deki Küba’dan Orta ve Güney Amerika ülkelerine, Afrika’dan okyanusun ortasındaki ada ülkelerine kadar her yerdeydi ve açıkçası komünizm yayılıyordu. Bu yayılmada Batı’nın kapitalist ülkelerinin sömürgesi olmaktan kurtulmaya ve bağımsız olmaya çalışan ülkeler öncülük ediyordu. Uzun yıllar Japonya’nın sömürdüğü Kore, eski bir Fransız sömürgesi olan Vietnam, Belçika sömürgesi Kongo ve Angola, bir nevi Amerikan sömürgesi durumundaki Küba ilk akla gelen örnekler. Hepsi de, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra kapitalist ekonomik düzeni ve liberal demokrasiyi değil, komünizmi ve bu isim altında bir çeşit diktatörlüğü benimsemiş ülkeler oldular.

    İki taraf arasında müthiş bir propaganda savaşı da vardı. Batılı ülkelere göre kapitalizm ve demokrasi “özgürlükler düzeni”ydi, komünizm ise kölelik. Komünist bloka göreyse Batıda sömürü düzeni hâkimdi, oysa komünizm altında üretim araçları ortak mülkiyette olduğu için sömürü yoktu, insanca düzen vardı. Bu arada şu komplo teorisini de dillendirmekte yarar var. ABD yani Batı’nın teorisine göre, , Rusya’ya komşu ülkeler aşırı bir tehlike olarak gösterilen komünizm tehdidi karşısında kendi halklarının özgürlüklerini bile kısıtlayarak, koşarak sadık bir Batı müttefiki oluyorlardı. Ama yıllar sonra Perestroika ile ortaya çıkan durumda Rusya’nın zaten himmete muhtaç olduğu ve böyle bir tehdit oluşturmadığını görecektik.

    Daha sonra benzer senaryo Saddam tehdidi ve kimyasal silah tehlikesi ile sahneye konmuş. İkinci Irak Savaşı sonunda bunun gerçek olmadığı anlaşılmış. Fakat başlayan istikrarsızlık süreci hala sürmektedir. Irak, Suriye, Lübnan, İsrail, İran onlarca yıldır süren ve ne zaman biteceği belli olmayan savaşların içine düşmüş; bölge ise fevkalade istikrarsız, ekonomik sorunlarla boğuşan, göçe maruz kalan mutsuz, umutsuz halklarla dolmuştur.

    Türkiye, Sovyetler Birliği’nin Kars ve Ardahan’ı istemesi, Boğazlardan geçiş hakkı talep etmesi ve gerekirse bunları silah zoruyla alacağını ima etmesi üzerine kendini Batı blokuna atıverdi. Türk askeri Kore’de komünizme karşı savaştı, bunun karşılığında Türkiye ABD öncülüğünde kurulan bir güvenlik ittifakı olan NATO’ya (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü) katıldı.

    Amerika 2. Dünya Savaşı bitmeden atom bombası yaptı. Sovyetler bir süre sonra onu izledi. Geniş kalabalıklara refah sağlamak ve gerçek tüketim toplumları yaratıp bunları ayakta tutmak konusunda Batı Bloku daha başarılı oldu.

    Bilim ve Mühendislik galip geldi

    Ekonomik, siyasi ve askeri güç, 2. Dünya Savaşı’na kadar Büyük Britanya dahil Kıta Avrupası’ndaydı. Bu güç birikiminin arkasında ise bilimsel ve mühendislik birikimleri yatıyordu. O döneme ve dağıtılan Nobel ödüllerine baktığınızda bunu görürsünüz. Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte, Yahudi bilimciler güvende hissedecekleri başka ülkelere kaçtılar. Bir bölümü Türkiye’ye de geldi. Kaçan bilimcilerin aslan payını ise Amerikan üniversiteleri aldı.

    2. Dünya Savaşı bittiğinde Sovyetler ile Amerika arasında Alman savaş endüstrisini ayakta tutan bilimci ve mühendisleri kapma yarışı başladı. Savaştan sonra “bit”lerle çalışan bilgisayarlar yapılmaya başlandı. Başlarda “main frame”, “terminal”ler; kendi başına hiçbir işlem gücü olmayan, basitçe ana makineye veri girişinde kullanılan aletlerdi. Bu arada ben de bir Stanford Üniversitesi seyahati yapmıştım. 1980lerin başında IBM’in ilk masa üstü bilgisayarıyla tanışmıştım. İsmet Berkan’ın şöyle bir görüşü var: “Kişisel bilgisayarların tek başına Soğuk Savaş’ın sonunu getirdiğini ve Sovyet Birliği’ne diz çöktürdüğünü söylemiyorum ama kişisel bilgisayarların ortaya çıkmasını sağlayan ekosistemin varlığı bu savaşı kazandı. O ekosistem ise bilim-sermaye ilişkisiydi.” Ben de bu görüşe katlıyorum.

    Kitaptaki soru şöyle: Soğuk Savaş bitince tarihin ilerlemesi de bitti mi?

    Cevabı şöyle: Sovyetler Birliği, 1990 yılında bir askerî darbe ve ona direnen geniş sokak hareketleri sayesinde birkaç gün içinde sona erince aslında zaten bilinen ama bizim göremediğimiz kehanet gerçekleşti. Kehanet demişken, rahmetli, büyük dayım Komünizmle Mücadele dernekleri kurucusuydu ve zaten heyecanlı ve hakperest bir adamdı. Komünizm gelir diye hakikaten endişe ederdi. Bir gün bunu Sami Efendi’ye (*) danışmış. O da “Bir kızıl rüzgar eser, yetmiş sene sürer” hadisini hatırlatmış. O vakit pek anlaşılamamış ne dediği, ben haberlerde, “70 sene süren SSCB’nin çöküşü” diye okuyunca hatırlamıştım bunu.

    “Tarihin sonu” fikri Fukuyama’ya değil 19. yüzyılın büyük Alman düşünürlerinden Hegel’e ait. Uygar dünya benzer bir ekonomik-siyasi-toplumsal seviyeye gelince Hegel’e göre tarihi ileri taşıyan motor duracak, ondan sonra insanlar bu ideal toplumda sonsuza kadar mutlu mesut yaşayacaklardı. Fukuyama, komünizmin sona erip liberal demokrasilerin zafer elde etmesiyle Hegel’in söylediği “tarihin sonu”nun gerçekleşip gerçekleşmediğini merak ediyordu.

    Samuel Huntington “medeniyetler çatışması” teziyle ortaya çıktı. Büyük ideolojik çatışmalar sona ermişti ama yerine İslam medeniyetiyle Yahudi-Hristiyan medeniyeti arasındaki çatışma gelmişti. Artık “Yeşil Hilal” (**) projesinin hiçbir anlamı kalmamıştı. Bu bizde ordu, yurtsever ve milliyetçilerin daha sonra İslamcıları da yanlarına alarak Doğu’ya ve sonra kendi içlerine dönmelerine sebep oldu. Sanki S400/F35 çekişmesi, İHA – TOGG başarılarını tetikleyen bunlar olmuştu. Neyse sonra BOP (***) ile bu sorun çözülmeye çalışıldı. Ama Batı’nın da kafası karışıktı. Artık önlerinde Lozan’ın ekindeki taahhütlerine aldırmayan “aktif” bir Türkiye, bölgesel güç olmuş bir İran, karmakarışık bir Orta Doğu ve ikide bir acımasız, zamansız saldırıları ile söz dinlemez bir İsrail vardı. Ve Batı’da uzun süren bir barış ve refah döneminin ardından gelen Rusya dahil popülist, milliyetçi eğilimler iktidarda veya ortaktılar.

    ‘Kitap daha sonraki bölümde bugüne geliyor yani Bilgi Çağ’ına’

    İnsanlık daha önce iki kez üretim ilişkilerinin kökünden değiştiğine tanıklık etti. Bunlardan birincisi Neolitik Devrim ve Tarım Devrimi diye adlandırılan büyük değişimdi. Önceki yazılarda da vurgulandı, insanların avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik düzene geçmesi o güne kadarki dünyayı da, insanı da değiştirdi. Tarıma geçişle birlikte o güne kadar var olmayan kurumlar ve düşünceler ortaya çıktı, hukuktan vergiye, savaştan dini inanca kadar. Ve bu arada ciddi bir nüfus patlaması da yaşandı.

    Tarım Devrimi’nden kabaca 12-13 bin yıl sonra, günümüzden ise 250 yıl kadar önce bu sefer adına “Sanayi Devrimi” denen devrim geldi. Temelde üretimin makineler eliyle yapılması anlamına geliyordu Sanayi Devrimi; tabii bir de makinelerle yapılan üretimin birilerine satılması. Yani kapitalizm bu devrimin kaçınılmaz tamamlayıcısıydı. Onu demokrasi ve demokratik değerler, bu kitapta anlatmaya çalıştığım diğer ideolojiler ve sosyal değişimler izledi. Sanayi Devrimi yüzünden de dünya üzerinde ciddi bir nüfus patlaması yaşandı; bugün dünya nüfusu 8 milyarı zorlar durumda, uzmanlara göre 9-10 milyar civarına kadar yükselecek dünya nüfusu.

    Daha sonra kitapta bir yanılgı da şöyle ortaya konuyor:

    Yeni devrimin adı “Bilgi Devrimi” veya “Bilgi Çağı Devrimi”. Artık Bilgi Çağı’ndayız çünkü bundan böyle her şeyi bilgiyle ölçeceğiz. Bilgi Çağı’nı geçmişten ayıran ve bu çağa “Bilgi Çağı Devrimi” adını veren unsurlardan biri bu: Artık telefon üretip satmıyoruz, bilgi üretiyor, onu çoğaltıyor ve satıyoruz. Ticareti yapılan şeyin cebinizde taşıdığınız telefon olduğunu ve onu üretmeyi marifet sanıyorsanız, siz hala Sanayi Çağı’nda yaşıyorsunuz.

    Henry Ford’un üretim hattı aslında tasarım ve algoritma denen iki şeyi ön plana çıkartmıştı. Standartlaşmayı sağlamıştı Ford. Yani otomobili bilgiye dönüştürmüştü. Algoritma, basitçe bir şeylerin yapılma sırası ve düzeni anlamına gelen bir kelime.

    Alan Turing bilgisayarın atasını yaptı. Bu makineyi yaparken ister istemez bilgisayar programlama dili yaratmak zorunda kaldı, bilgisayar programlamanın matematiksel teorisini kurdu. Bugün hâlâ o teoriyi kullanıyoruz: Amacı ve hedefi belirli bir işlemi belli bir sıraya göre yapmak olan şeyler. Bir çeşit hesap makinesi. Siz ona bir tarafından bir bilgi giriyor, o bilgiyi ne şekilde işlemesi gerektiğine dair bir algoritma yazıyorsunuz (veya hazır yazılmışını alıyorsunuz) ve öbür taraftan da o bilgiden üretilmiş yeni bilgi çıkıyor. Bulaşık makinesi, çamaşır makinesi, sıcaklığı kontrollü fırın gibi şeyler evlerimize giren ilk robotlar oldu.

    Aynı anda dünya üzerinde belki milyarlarca insana hizmet sunan bir harita/seyrüsefer sistemi neden ve nasıl ücretsizdir, hiç düşündünüz mü? Sizin günün hangi saatinde, nerede olduğunuza ilişkin bilgi veya veri, sizinle ilgili en değerli verilerden biri. Bu veri milyarlarcamız için yıllardır birikip duruyor. Google gibi dev veri şirketleri, bu veriyi bizim hakkımızda topladığı diğer verilerle eşleştiriyor ve karşısına bizim hakkımızda mükemmel bir profil çıkıyor.

    Tam burada ikinci büyük aşamaya, yapay zeka uygulamalarına geliyoruz. Bir insan doğduktan ancak 25-26 yıl sonra yüksek bilgi gerektiren bir yerde çalışmaya “hazır” oluyor. Sonraki yılları ise hem bilgisini sürekli yenilemekle hem de tecrübe kazanmakla geçiyor.

    Yapay zeka şirketi DeepMind’ın geliştirdiği ve Go oyunu oynayan yapay zekâ programının neredeyse bütün ömrünü bu oyuna adamış, dünya şampiyonu bir oyuncuyu yenecek kadar Go oyununu öğrenmesi ise sadece bir gece sürdü. Benzer bir durum satrançta da var.

    Big data yani büyük veri ise her birimiz için ayrı ayrı biriktikçe, hepimizin türlü çeşitli davranışları önceden tahmin edilebilir hale geliyor.

    Bilgi Çağı Devrimi’nin kaçınılmaz biçimde getirdiği toplumsal değişimlerin en önemlisi bütün nüfusun eğitimden geçmesi gerekiyor artık. Dolayısıyla geleceğin dünyasında sadece eğitimli olmak da yetmeyecek, insanlar tarafından yapılması zorunlu bir iş hakkında eğitimli ve becerili olmak da gerekecek. Doktorluk ve avukatlığın pek çok alanı büyük bir hızla “insana özgü” olmaktan çıkıyor bugünlerde.

    Bir tarih felsefecisi şöyle diyor: “Gelecekte işe yaramazlar sınıfı ortaya çıkacak. Bugünlerde tarihte görülmediği kadar büyük göç akımları yaşanıyor. Sadece iklim yüzünden değil, ekonomik sebeplerle ve savaşlar yüzünden yaşama alanlarının kalmadığını düşünen fakir ülke insanları, görece daha zengin bölgelere doğru gitmek istiyorlar.”

    KAYNAK: Yeni Şafak

WP Twitter Auto Publish Powered By : XYZScripts.com